Prof. Dr. Şükrü Halûk AKALIN
Ankara Üniversitesi Türkçe ve Yabancı Dil Araştırma ve Uygulama Merkezi TÖMER’in düzenlediği Ortak Dil Türkçe konulu toplantı, son derece mükemmel bir zamanlama ile Türkiye Cumhuriyeti devletinin ulus devlet yapısını sarsacak dayatmalarla karşı karşıya olduğu bir dönemde yapılıyor.
Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün; Türk milletini, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkı olarak tanımladığı ve bu milletin dilini de Türk milletinin dili Türkçedir sözüyle açıkladığı Türkiye Cumhuriyetinin ana niteliğini ortaya koyan temel ilkesine rağmen, sözde sağlanacak birtakım çıkarlar için ülkede dil birliğini bozacak girişimlerde bulunulduğu sırada TÖMER’in düzenlediği Ortak Dil Türkçe toplantısı son derece anlamlıdır. Türk dünyasının dilde birliğinin, fikirde birliğinin, işte birliğinin sağlanması düşüncesini dile getiren Gaspıralı İsmail Beyin ülküsünün gerçekleşmesi için siyasî, kültürel ve teknolojik şartların oluşmaya başladığı bir dönemde, Türkçeden başka dillerle öğretim yapılması için tavsiyelerde, telkinlerde, hatta zorlamalarda, dayatmalarda bulunulması, içinde bulunduğumuz dönemi daha da önemli kılıyor. İşte böylesine önemli günler yaşadığımız, Cumhuriyetin temel niteliklerinin yok edilmek istendiği bir dönemde Ortak Dil Türkçe toplantısını düzenleyen Ankara Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Nusret Aras’a, TÖMER Müdürü Sayın Aypar Altınel’e ve toplantının düzenlenmesine emeği geçen herkese teşekkür ederim.
Değerli dinleyenler,
Hepimizin yakın zamanda tanık olduğu siyasî gelişmeler sonucu Varşova Paktı dağıldı, Doğu Bloku olarak da adlandırılan ülkeler bağımsız hâle geldiler. Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla önceden Sovyet Cumhuriyeti olan on beş cumhuriyet, ayrı ayrı bağımsız devletler olarak dünya siyasetinde yerini aldı. Rusya Federasyonu dahil olmak üzere yeni cumhuriyetler ekonomide, bilimde, sanatta, sporda kısacası tüm alanlarda dünyaya açılmağa başladı.
Yaşanan bu gelişmeler, Türk soylu halklar için yeni fırsatlar ortaya çıkardı. Ülkeler arasında yakınlıklar, ilişkiler güçlendirildi. Türk dünyası kültür bakanlarının, üniversite rektörlerinin, iş konseylerinin toplantıları düzenlendi. Türkiye’de çeşitli kurultaylar düzenlendi.
Bu yeni oluşumda daha ilk günlerde dikkatleri çeken Türk halklarının konuştuğu dil oldu. Türk soylu halklar aslında kökeni ortak olan çeşitli lehçeleri konuşuyorlardı. Konuşmaların büyük bir bölümü anlaşılıyordu, biraz dikkat edince bazı seslerin düzenli olarak bazı lehçelerde değişime uğradığı görülüyordu.
Yapılan toplantılarda dil konusu, alfabe konusu hep gündemdeydi. Türk soylu halklar arasında alfabe birliğine gidilip gidilemeyeceği, ortak bir yazı dili, iletişim dili oluşturulup oluşturulamayacağı konuları bu toplantılarda sürekli dile getiriliyordu.
Bu toplantımızda ortak yazı dilinden çok, Türk halkları arasında ortak bir iletişim dili konusu üzerinde duracağım. Şu anda önümüzde duran en önemli sorun Türk halkları arasındaki iletişim dilidir. Türk halkları arasında ekonomik, kültürel ve siyasî ilişkiler artmıştır. Bu ilişkilerin daha da artması, güçlenmesi Türk halkları arasında sağlıklı bir iletişimin kurulmasıyla mümkün olur. Türk halkları arasında sağlıklı bir iletişimin kurulması, Türk Cumhuriyetlerinin ve topluluklarının birbirine daha fazla yaklaşmasını sağlayacaktır. Kısacası, bu durum çok yönlü, birbiri ile iç içe geçmiş ilişkiler yumağıdır. İletişim arttıkça ekonomik ve kültürel ilişkiler artacak, artan ekonomik ve kültürel ilişkiler iletişimin güçlenmesini sağlayacaktır.
İletişim, bütün tarafların anlaşabileceği bir dille sağlanabilir. Aynı dili konuşan insanlar ana dilleriyle anlaşırlar. Ana dilleri farklı olan, ana dillerinde anlaşamayan insanlar ise ancak bildikleri ortak bir yabancı dille anlaşırlar. Türk soylu halkların lehçelerinin bir bölümü birbirine çok yakındır, Türkiye Türkçesi Azerbaycan Türkçesine, Kazak Türkçesi Kırgız Türkçesine, Özbek Türkçesi Uygur Uygur Türkçesine yakındır. Ancak, Türkiye Türkü ile Kazağın, Türkmen ile Altaylının ilk anda anlaşması kolay olmamaktadır. Birkaç gün bir Türk ülkesinde bulunulduğu zaman anlaşma oranı hemen yükselmektedir.
Peki, iletişimin, haberleşmenin hız kazandığı dünyamızda Türk halkları hangi dilde haberleşecektir ? İletişimde ya herkes kendi lehçesini kullanacak, veya her iki tarafın da bildiği ortak bir yabancı dil konuşulacaktır. Türk halkları ana dillerinin yanı sıra çeşitli yabancı dilleri bilmekte, bazı ülkelerde bu yabancı diller öğretim dili olarak kullanılmaktadır.
Türkiye Türklerinin yabancı dili çoğunlukla İngilizcedir. Almanca ve Fransızca ise yabancı dil olarak daha az oranda kullanılmaktadır. Eski Sovyetler Birliğindeki Türk halklarının yabancı dili Rusçadır. İran’daki yirmi milyonu aşkın Azerbaycanlı ise yabancı dil olarak Farsçayı bilmektedir. Irak Türkmenlerinin ve Suriye Bayır Bucak Türklerinin yabancı dili Arapçadır. Yunanistan’daki Türklerin yabancı dili Yunanca, Bulgaristan’daki Türklerin yabancı dili Bulgarca, Romanya’daki Tatar ve Oğuz Türklerinin yabancı dili Romence, Makedonya’daki Türklerin yabancı dili Makedonca ve Sırpça, Kosova’daki Türklerin yabancı dili ise Sırpçadır, Arnavutça bilen Türkler de vardır. Bu geniş Türk dünyasında farklı lehçeleri konuşan Türk halklarının birbirleriyle hangi dilde iletişim kuracağı üzerinde durulması gereken bir konudur.
Bir Kazak ile bir Kosovalı Türkün konuşması sırasında hiçbiri karşısındakinin lehçesini anlayamayacaktır. Kazağın yabancı dili Rusça, Kosovalı Türkün yabancı dili Sırpça veya Arnavutçadır. Yabancı dillerde de anlaşamadıklarına göre bu iki kişi hangi dilde anlaşacaktır? Birinin Rusçayı ya da diğerinin Sırpçayı öğrenmesi mi gerekmektedir ? Yabancı dillerle anlaşmalarını beklemek son derece anlamsızdır. Doğrusu, bütün Türk soylu halkların birbirleriyle anlaşabileceği ortak bir iletişim diline sahip olunmasıdır.
Çağımızda iletişim araçlarının gelişmesi ve hız kazanması bütün dünya milletlerini birbirine yaklaştırmıştır. Bilginin ve iletişimin iç içe olduğu yeni bir kavram insanlığın geleceğine yön vermektedir. Bu kavram Türkçede bilişim (İng. İnformatics)’dir. Bilginin ve haberleşmenin müthiş bir hızla gidip geldiği sistem ise internettir. Dünya milletleri arasındaki uzak mesafeleri ortadan kaldıran internet, Türk halklarını birbirine yaklaştıracaktır. İnterneti sadece elmek (e-mail) ve ağ sayfaları (web pages) olarak düşünmek doğru değildir. Sanal yayıncılık (virtual publishing), konferans sistemleri, haberleşme hatları, tartışma hatları, internet üzerinden canlı radyo ve televizyon yayını gibi pek çok iletişim yolunu da düşünmek gerekir. Şu anda internette insanlar çoğunluğu İngilizce olmak üzere Almanca, Fransızca, İtalyanca, Türkçe, Rusça gibi çeşitli dillerle haberleşmektedir. Aynı milletten olan insanlar kendi dilleriyle haberleşmesini sürdürürken, farklı milletlerden olan insanlar iletişimlerini çoğunlukla İngilizce yapmaktadır.
Yazı birliğinin, yani alfabe birliğinin sağlanması öncelikli önem taşımaktadır.
Yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde Türk soylu halkların büyük bir çoğunluğu Arap kaynaklı yazıyı kullanıyordu. Arapça için belki mükemmel olan Arap yazısı Türkçe için ve bütün Türk soylu halkların dilleri için hiç de uygun bir yazı sistemi değildi. Arapçada ünlü sayısı son derece az iken, Türk lehçelerinde ünlü sayısı sekiz, dokuz, hatta on olabilmektedir. Yazının Türkçe için yetersizliği öteden beri tartışılıyordu. On dokuzuncu yüzyılda Arap alfabesinden kurtulup Latin alfabesine geçmek için birtakım teşebbüsler olmuştu. Latin yazısına geçen ilk Türk halkı Yakutlardır. 1917-1918 yıllarında Yakutların Lâtin kaynaklı yazıya geçtiklerini biliyoruz. Azerbaycan Türkleri de 1927’de Lâtin alfabesine geçtiler. 1926’da Bakû’de Birinci Türkoloji Kongresi yapıldı. Bu kongrede uzun tartışmalardan sonra Latin kaynaklı bir alfabe benimsendi ve buna Birleştirilmiş Türk Elifbası adı verildi. Bu alfabe aşamalı olarak Sovyetlerdeki Türk Cumhuriyetlerince kullanılmağa başlandı. 1928’de Atatürk, en büyük atılımlarından birini gerçekleştirerek Türkiye’de Lâtin alfabesine geçişi sağladı. 1930’ların başında neredeyse bütün Türk dünyası aynı kaynaklı yazıyı kullanıyordu. Bu durum devam etseydi belki de Sovyetlerdeki Türk halklarının birbirleriyle anlaşması daha kolay olacaktı. Ancak, Stalin’in 1930’larda başlattığı kıyım sırasında Sovyetlerdeki Türk halklarının Lâtin yazısını kullanmalarına son verildi. Ne ilginçtir ki 1926 Bakû Türkoloji Kongresinde Lâtin alfabesini savunan bilim adamlarının çoğunun ölüm tarihi 1937’dir. Bunlar arasında Türk soylu halkların bilim adamlarının yanı sıra ünlü Türkolog Samoyloviç de vardı. Bu kıyım sırasında Türk halklarının artık Kiril yazısını kullanmalarına karar verildi. 1937’de başlayan Kiril yazısına geçiş uygulaması 1940’lı yılların başlarında tamamlandı.
Sovyetlerdeki bütün Türk halkları aynı Kiril alfabesini kullansalardı belki de bugünkü dağılmışlık yine olmayacak, Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler, Türkmenler hatta Azerbaycanlılar birbirlerini anlayabileceklerdi. Bu olmadı... Her cumhuriyette, oluşturulan her yazı dilinde farklı bir Kiril alfabesi uygulamaya sokuldu. Bilindiği gibi dünyadaki bütün dillerde sesler ortaktır. Dilleri birbirinden ayıran sesler değil, seslerin oluşturduğu anlamlı yapılardır. Seslerin yazıdaki karşılıkları olan harfler de farklı dillerde aynı sesleri gösterebilir. Türk lehçelerinde seslerin neredeyse yüzde doksan dokuzu ortak iken bu seslerin bir bölümü için farklı işaretler kullanıldı. Geçen zaman içerisinde Türk halklarının dilleri birbirinden uzaklaşmağa başladı.
Bilim ve öğretim dili olarak Rusçanın yaygınlaştırılması da Sovyetlerdeki Türk soylu halkların birbirlerinin dillerinde anlaşma sağlamalarını engelledi. Bir Kazak ile Kırgız kendi ana dillerinde konuşsalar anlaşma oranı yüksek olacak ve belki de bu iki komşu lehçe bu kadar birbirinden uzaklaşmayacaktı. Sovyet halklarının kardeşlik dili Rusça, Sovyet dili Rusça gibi kandırmacalar sayesinde Rusça, Türk soylu halklar arasında iletişim dili haline geldi. Artık bugün bir Özbek ile bir Kazak yan yana geldiğinde gayet rahat bir şekilde Rusça konuşarak anlaşıyor. Hatta aynı soydan gelenler bile kendi aralarında Rusça konuşmayı tercih ediyorlar. Birkaç cumhuriyet dışında hemen hemen bütün Sovyetler Birliğinde yüksek öğretimde öğretim dilinin Rusça olması yeni kuşakların ana dilinden uzaklaşmasına yol açtığı gibi Türk soylu halkların birbirlerinin dillerini tanımalarını da engelledi. Böylece bugünkü tablo ortaya çıktı.
Bugün Türk soylu halklar arasında bir iletişim dili nasıl kurulabilir ?
Öncelikle Türk lehçelerindeki ortak unsurlar üzerinde durulmalıdır. Bunlardan ilki Türk lehçelerinin ortak söz varlığıdır. Türk soylu halkların dilleri incelendiğinde kelimelerin çoğunun ortak olduğu görülür. Türk halkları arasındaki ortak iletişim dili bu ortak söz varlığına dayalı olarak kurulacaktır. Kelimelerin lehçelerde ses değişiklikleriyle kullanılması anlamın kavranmasını engel olmayacaktır. Kelimelerde ne kadar büyük ses değişikliği olursa olsun hece sayısındaki eşitlik, vurgu ve kelimenin tınısı anlamı çıkarmayı engellememektedir. Kelimelerin söz dizimi içerisinde yeri de metin bağlamından anlamın çıkarılmasını daha da kolaylaştıracaktır.
Şimdi Türk halklarının ortak söz varlığını ana hatlarıyla değerlendirelim:
Bazı ses farklılıkları dışında fiillerin neredeyse tamamı ortaktır. Uzun tarihi boyunca dilimize yabancı dillerden ad, sıfat, zarf, edat türünden kelimeler girmiştir, ancak yabancı kökenli fiil dilimizde çok azdır. Bu nedenle fiillerimizin çoğunun anlamı kolayca kavranabilir.
Zamirlerimizin hepsi aynıdır. Sadece birinci teklik kişi zamirinde /b/ ~ /m/ değişimi görülür. Ancak, Türk dünyasının bütün mensupları men’in ben anlamına geldiğini, ben’in de men anlamında kullanıldığını bilmektedir. Zamirlerin çekimlerinde farklılıklar vardır, ancak cümlenin bağlamından anlamı çıkarmak mümkündür.
Sayı adlarımız ortaktır. Bütün Türk halkları aynı sayı adlarını kullanmaktadır. Milyona kadar olan sayı adları da Türkçe kökenlidir. Milyon, milyar gibi sayı adları yabancı kaynaklı olmakla birlikte bütün lehçelerde bu alıntı kelimeler kullanılmaktadır. Şu halde Türkçe kökenli olsun alıntı olsun bütün sayı adları ortaktır. Diğer kelimelerde olduğu gibi sayı adlarında da lehçelere göre birtakım ses değişmeleri vardır. Bunlar da metin bağlamından rahatlıkla anlaşılabilecek kelimelerdir.
Ağız, burun, kulak, dil, diş, saç gibi organ adları Türkçe kökenlidir. Bazı lehçelerdeki ses değişmeleri kelimelerin anlaşılmasına engel değildir.
Coğrafya adları bütün lehçelerde ortaktır. Bu kelimelerde de birtakım ses değişiklikleri vardır, ancak bunlar da anlaşmaya engel değildir. Biraz dikkat ve gayretle bu kelimelerin anlamları çıkarılabilir.
Renk adlarımız ortaktır: ak, kara, sarı, al, kızıl... Bazıları lehçelerin genel ses özellikleri sebebiyle değişikliklere uğrar: yeşil ~ jasıl ~ caşıl.
Soru kelimelerimiz ortaktır: Kim, ne bütün lehçelerde kullanılmaktadır. Kaç ~ kança ~ neçe gibi kelimeler farklı da olsa alış veriş sırasında hangi anlamda kullanıldıkları kolaylıkla anlaşılmaktadır.
Türk halkları arasında ortak iletişim dilinin nasıl kurulacağı konusuna gelince... Bu da zamanla gerçekleşecektir. Ancak bunu zamana bırakıp beklemenin bir anlamı yoktur. Atatürk, bugünkü durumu daha 1933 yılında görmüş ve bir gün Sovyetler Birliğinin dağılacağını, Türk soylu halkların bağımsızlıklarına kavuşacaklarını, dili bir, inancı bir soydaşlarımızla şimdiden ilgilenmemiz gerektiğini meşhur konuşmasında söylemişti.
Evet, Atatürk’ün dediği gibi o gün geldi. Ancak, ne yazık ki Atatürk’ün 1933’te gördüğü gerçeği biz daha önce göremedik ve bugüne hazırlanamadık. Türk halkları arasındaki dil köprüsünü tam anlamıyla kuramadık. Ortak iletişim dili konusunda bugün neler yapılmalıdır, kısaca bunlara değinmek istiyorum:
Yapılması gereken ilk iş bütün Türk soylu halkların ortak bir alfabeye geçmesidir. Bilgisayar ve iletişim teknolojileri Latin alfabesine dayalı olarak geliştiğine göre bütün Türk soylu halklar en kısa zamanda ortak bir Latin alfabesine geçişi sağlamalıdır. Bu alfabede Türk lehçelerindeki ortak sesler için ortak harfler kullanılmalıdır. Alfabe mümkün olduğu kadar pratik olmalıdır. İşaret kalabalığından kaçınılmalıdır. 1991 yılında Marmara Üniversitesinde yapılan toplantıda belirlenen 34 harflik ortak alfabeden her Türk Cumhuriyeti ve topluluğu kendisi için gerekli olan işaretleri alarak alfabesini oluşturmalıdır. Bu alfabedeki işaretlerden başka işaretler kullanılmamalıdır. Bu alfabenin bütün Türk halklarına öğretilmesi ve alfabenin kullanılması için dilcilere önemli görevler düşmektedir. Siyasi iktidarlara bu konu bilimsel olarak anlatılmalıdır.
Azerbaycan Cumhuriyetinde Lâtin kaynaklı alfabe 1 Ağustos 2001 tarihinden itibaren kullanılmaya başlandı. Azerbaycan’da Lâtin yazısına geçiş çalışmaları 1992’de başlamıştı ama zaman zaman sekteye uğrayan bu geçiş 18 Haziran 2001’de Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in ‘devlet dilinin tekmilleştirilmesi’ hakkındaki kararı ile kesinlik kazandı. Türkmenistan’da ve Özbekistan’da da bu yolda kararlar alındığını ve uygulamanın aşamalı olarak yürütüldüğünü biliyoruz. Lâtin kaynaklı alfabenin bütün Türk dünyasında yaygınlaşmasıyla ortak iletişim dilinin kurulmasında önemli adımlar atılmış olacaktır.
Türk dünyası ortak iletişim dili üzerine araştırmalar, çalışmalar yapmak üzere Türk Cumhuriyetlerindeki dil enstitülerinin, dil kurumlarının desteğiyle uluslar arası araştırma enstitüsü kurulmalıdır. Bu enstitüde Türk dünyası ortak iletişim dilinin söz varlığı, terimleri üzerine çalışmalar öncelikli olarak yürütülmelidir.
Türk halklarının söz varlığı belirlenmelidir. Bugün Türk lehçelerinin 40.000 ila 80.000 kelimelik söz varlığı mevcuttur. Bütün Türk lehçelerinin söz varlığını ortaya koyacak büyük bir karşılaştırmalı sözlük hazırlanmalıdır. Bir kavram için bir lehçede yabancı kaynaklı kelime, diğer lehçelerde Türkçe kökenli kelime kullanılıyorsa Türkçe kökenli kelime o lehçeye de alınmalıdır. Böylece lehçelerin söz varlıkları da doğal kaynaktan zenginleşmiş olacaktır. Bu konuda Türk Dil Kurumunda yürütülmekte olan projeden söz etmek gerekiyor. Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü ve Grameri Projesinde çok sayıda uzman çalışıyor. Prof. Dr. Ahmet B. Ercilasun’un başkanlığında yürütülen projede Türk lehçelerinin söz varlığı ortaya konulacaktır. Hazırlanacak bu sözlük, önemli bir boşluğu dolduracaktır. Bu projede Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Grameri de hazırlanmaktadır.
Türk dünyasında ana dilde öğretim de üzerinde önemle durulması gereken bir başka konudur. Türk soylu halklar ilkokuldan üniversiteye kadar öğretimlerini ana dillerinde yapmalıdır. Ana dilden başka bir dille öğretim yapılması dereceli olarak kaldırılmalı, her öğretim kademesinde aşamalı olarak ana diliyle öğretime geçilmelidir.
Türk halkları birbirinin edebi eserlerini okumalı, okutmalıdır. Okul kitaplarında her Türk lehçesinden parçalar özgün şekilleriyle ve o lehçeye aktarılmış şekilleriyle yer almalıdır. Türk dünyası ortak edebiyatının kaynak eserleri destanlar, masallar, ninniler, atasözleri her cumhuriyette ayrı ayrı yayımlanmalıdır. Bu edebi eserlerin bütün Türk dünyasının ortak ürünleri olduğu bilinci yaygınlaştırılmalıdır. Türk dünyası şair ve yazarlarının eserleri diğer lehçelerde de yayımlanmalıdır. Bu eserler ortak Türk alfabesiyle yayımlanmalı, sayfanın bir tarafında özgün metin karşısında ise aktarması bulunmalıdır.
Türk cumhuriyetlerinin radyo ve televizyon yayınlarının Türk halkları tarafından izlenmesi sağlanmalıdır. Yayınlar Türk dili ile yapılmalıdır. Televizyonlarda Türk halklarının filmleri özgün şekilleriyle oynatılmalı, alt yazıda o ülkenin lehçesine aktarılmalıdır.
Türk dünyasındaki sanat ve kültür ilişkileri karşılıklı olarak geliştirilmeli, güçlendirilmelidir. Müzik, sinema, tiyatro gibi sanat türleri ortak iletişim dilinin gelişmesine yardımcı olacaktır.
Türk lehçeleri için pratik günlük konuşma kitapları hazırlanmalıdır. Burada kullanılacak cümlelerde ortak kullanımlara ağırlık vermek gerekir. Bir lehçe için çok özel ifade yerine, her lehçede anlaşılabilecek genel kullanışlar tercih edilmelidir.
Kabilecilik, aşiretçilik gibi Türk dünyasını bölen düşüncelerden kaçınılmalıdır. Ağız özelliklerini yazı diline aksettirmekten uzak durmalıdır. Mümkün oldukça bütün Türk lehçelerindeki ortak şekiller kullanılmalıdır.
Türk halkları birbirleriyle iletişimlerinde kendi dillerinden başka bir dili, iletişim dili olarak kullanmamalıdır. Halklar arasındaki iletişimde Rusça veya İngilizce gibi çeşitli yabancı dillerin kullanılması ortak iletişim dilinin ve ortak yazı dilinin oluşmasını geciktirir, hatta engeller.
Türk halkları arasında iletişimi artıracak ve geliştirecek bir başka unsur ise internettir. İnternette Türk halklarının haberleşmesi için ortak alfabe uygulaması en kısa zamanda başlamalıdır. İnternette Türk halkları birbirleriyle ana dillerinde haberleşmeli ve internet kullanılacak ortak terimleri üretilmelidir. Türk Cumhuriyetlerinin Üniversitelerinin ve diğer kurumlarının internette açacağı sayfalar öncelikle ve mutlaka ana dille yazılmalıdır. Ana dildeki internet sayfalarının yabancı dillere de çevrilebilir. Türkiye’de başlatılan İnternette Türkçeyi Yaygınlaştıralım çalışmalarına Türk Cumhuriyetleri de katılmalıdır.
Türk halkları ortak iletişim dilinin oluşturulması için Sürekli Türk Dil Kurultayları yeniden canlandırılmalı, her yıl bir Cumhuriyette yapılmalıdır. Kurultaylarda ortak iletişim dilinin oluşma şartları ele alınmalı, gelişmeler izlenmelidir. Bu kurultaylarda zaman içerisinde ortaya çıkabilecek durumlarla ilgili olarak ortak çözüm yolları yürürlüğe konulmalıdır.
Yapılacak bu çalışmalarla ortak iletişim dilinin kurulması sağlanacak ve ortak iletişim dili ortak Türk yazı dilinin temelini oluşturacaktır.
Şu anda özellikle Türkologlar arasında bir ortak iletişim Türkçesi oluşmuş durumdadır. Hatta bu bilim adamlarımızın konuşmalarını sokaktaki insan dediğimiz, dilcilikle ilgisi olmayan kişiler bile anlamaktadır. En son örneğine Diyarbakır’da düzenlenen Nevruz konulu toplantıda tanık olduk. Toplantıya konuşmacı olarak katılan Azerbaycan Türklerinden Kamil Veli Nerimanoğlu, salondaki herkesin anlayabileceği bir dille konuşmasını yaptı. Bu ne tam Azerbaycan Türkçesi, ne de tam Türkiye Türkçesi idi. Özellikle Diyarbakırlı yurttaşlarımız bu konuşmayı çok iyi anladılar, çünkü tarihteki Akkoyunlu, Karakoyunlu Türk devletlerinin dil özellikleri bugün hem Diyarbakır ağzında hem de Azerbaycan Türkçesinde yaşıyor. Bu örnekler Türk dünyasında ortak iletişim dilinin oluşmasının mümkün olabileceğini göstermektedir.
Önemli olan öncelikle ülkemizde, Türkiye Cumhuriyetinde dil birliğinin korunması, güçlendirilmesi, bununla birlikte bütün Türk dünyasında ortak iletişim dilinin oluşması uğrunda çalışmaların yürütülmesidir.
Hepinizi saygıyla selamlarım.
Makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Ocak 2008 Cuma
turkce-yunanca ortak sozcukler
Türkçe Yunanca İngilizce
Fol (Pros) Fol Nest egg
Aptal Abdalis Stupid
Adet Adeti Custom
Efendi Afendis Gentleman
Afaroz Aforismos Excommunicate
Ağa Agas Land owner
Ahmak Ahmakis Idiot
Alan Alana Area, ground
Alarga Alarga Open sea, distant
Aman Aman For mercy's sake
Anfora Amphoreus Anchor
Ananas Ananas Pineapple
Anadolu Anatoli Anatolia (East in Greek)
Angarya Angaria Forced labor
Enginar Anginara Artichoke
Anason Anithos Aniseed
Apukurya Apokria Carnival
Arap Arapis Negro, bogyman
Ayran Ariani A drink
Arnavut Arnautis Albanian
Aşık Asikis Someone in love
İstakoz Astakos Lobster
Atlet Athlitis Athlete
Avanak Avanakis Gullible, stupid
Evlek Avlakia A measure of land
Eksen Axonas Axis
Baba Babas Father
Bağlama Baglamas A string instrument
Bahçe Bahtses Garden
Bayrak Bairaki Flag
Bakır Bakiri Copper
Bakkal Bakkalis Grocer
Baklava Baklavas Baklava
Balta Baltas Ax
Bamya Bamia Okra
Barbunya Barbunia A fish
Barut Baruti Gunpowder
Battaniye Batania Woolen Blanket
Batakçı Bataxis Swindler
Bacanak Batjanakis Brother in law
Bacak Batzaki Leg, leg of trousers in G.
Baca Batzias Chimney
Bahsis Baxisi Tip
Bey Beis Mr.
Bekar Bekiaris Batchelor
Bekri Bekris Drunk
Bela Belas Trouble
Benzin Benzina Petrol, gas
Perde Berdes Curtain
Bereket Bereket Abundance, plenty
Beton Beton Concrete
Biftek Bifteki Steak
Bezelye Bizeli Pea
Bulgur Bligouri Boiled wheat
Boya Bogia Paint
Bomba Bomba Bomb
Bora Bora Storm
Bostan Bostani Vegetable field, garden
Budala Boudalas Idiot
Bodrum Boudroumi Cellar, dungeon
Börek Boureki Pastry, pie
But Bouti Thigh
Buz Bouzi Ice, very cold
Buzuki Bouzouki Bouzouki
İbrik Briki Pot
Pirzola Brizola Steak
Çarşı Charsi Market
Defne Dafni Laurel
Dalavere Dalavere Trick, deceit
Dalga Dalka Wave (sorrow,love in G.)
Demet Demati Bouquet
Dert Derti Sorrow, trouble
Derviş Dervisis Dervish
Despot Despotis Despot
Diyakos Diakos Deacon
Diploma Diploma Diploma
Divan Divani Sofa
Doğru Dogrou Straight
Dünya Dounya World
Kilise Ecclisia Church
Piskopos Episkopos Orthodox bishop
Irgat Ergatis Agricultural worker
Falçata Faltseta Shoemaker's knife
Fener Fanari Lantern
Fanus Fanos Lantern, lampglass
Faras Farasi Dust pan
Farfara Farfara Empty headed, frivolity
Pilaki Fasolia pl Beans with onion and oil
Fasulye Fasoulia Bean
Fidan Fidani Plant, sapling
Filozof Filosofos Philosopher
Ferman Firmani Sultan's word
Fişek Fiseki Cartridge
Fıstık Fistiki Pistacchio Nuts
Fitil Fitili Fuse
Ihlamur Flamouri Linden Tree
Fincan Flitzani Cup
Fındık Fountouki Walnut
Firkete Fourketa Hairpin
Fistan Foustani Woman's dress
Fukara Fukaras Poor,Hopeless
Gaf Gafi Mistake, blunder
Gaile Gaila Care ,Difficulty
Galeta Galeta Breadcrumbs
Gargara Gargara Gargle
Karides Garides Shrimp
Gazoz Gazoza Fizzy water
Gem Gemi Horse bridle
Gemici Gemitzis Sailor
Goril Gorillas Gorilla
Güğüm Gumi Jug
Haber Haberi News
Hayvan Haivani Animal, beast
Halı Hali Carpet, rug
Halka Halkas Ring
Helva Halvas Halva, a desert
Hamal Hamalis Porter
Hamam Hamami Turkish bath
Hendek Handaki Ditch
Hanım Hanoumi-Ha Lady
Hap Hapi Pill
Haram Harami Waste, sin
Harem Haremi Harem
Harman Harmani Blend
Harita Hartis Map
Kasap Hasapis Butcher
Hatır Hatiri For somebody's sake,favor
Hançer Hatzari Short sword
Hava Havas Air, mood
Havyar Haviar Caviar
Havuz Havuza Cistern, pool
Huni Honi Funnel
Hora Horos Dance
Horon Horos Dance
Hoca Hotzas Teacher, priest
Huy Houi Habit
Hovarda Houvardas Extravagant, womanizer
Huzur Houzouri State of harmony
Ahtapot Htapodi Octopus
Hurma Hurmas Date
İmam Bayıldı Imam Baild A dish
İmam Imamis Muslim priest
Kabadayı Kabadais Tough guy
Kabuk Kabouki Shell (of animals etc.)
Kadayıf Kadaifi Kadaif
Köfte Kafta Meatballs
Kayık Kaiki Small boat
Kayıkçı Kaiksis Seaman
Kaymak Kaimaki Cream
Kayısı Kaisi Apricot
Kalabalık Kalabaliki Mass of people
Kalay Kalai Solder ( A metal)
Kalaycı Kalaitzis Tinker
Kalamar Kalamari Squid
Kaldırım Kaldirimi Sidewalk
Kalem Kalemi Pen, chisel
Kalfa Kalfas Assistant
Kalıp Kaloupi Form
Kalpak Kalpaki Fur Cap
Kalpazan Kalpouzano Counterfeiter,lazy
Kulübe Kalyva Hut
Kama Kama Short dagger
Kamyon Kamioni Truck
Kambur Kampouris Hunchback
Kamçı Kamtsiki Whip
Kanal Kanali Chanel, strait
Kanepe Kanapes Sofa
Kantar Kantari Balance
Kapak Kapaki Cover
Kaparo Kaparo Deposit
Kaplama Kaplamas Covering
Kaplan Kaplani Tiger (Hawk in Greek)
Karanfil Karafilli Carnation
Karagöz Karagoz Black eyed,a shadow figure
Karakol Karakoli Police office,police
Karamela Karamella Candy
Karavana Karavana Meal in the army
Kardeş Kardasis Brother
Karga Karga Crow, a bird
Karyola Kariola Bed ('Nasty'woman in Greek)
Karpuz Karpuzi Watermelon
Karşı Karsi Opposite
Karşılama Karsilamas A dance
Kaşar Kaseri Yellow cheese
Kasket Kasketo Cap
Kazma Kasmas Pick
Kasa Kassa Safe, packing case
Kestane Kastano Chestnut
Katran Katrani Tar
Keçi Katsika Goat
Kavga Kavgas Quarrel, fight
Pavurya Kavouria Edible crab, spider crab
Kavurma Kavourmas A type of meat cooking
Kebap Kebap Kebap
Kefal Kefalos A fish
Keyif Kefi Fun
Kiler Kelari Store room
Kelepir Kelepouri Bargain
Kemençe Kementzes A string instrument
Kiremit Keramidi Tile
Kiraz Kerasi Cherry
Kerata Keratas Cuckold
Kerpeten Kerpeteni Pliers
Kesat Kesati Lack of bussiness
Kese Keses Shallow bowl, purse in T.
Keçe Ketses Coarse felt
Kerhane Kiarhanes Brothel
Kibar Kibaris Kind, gentle
Kilim Kilimi Carpet
Kıyma Kimas Ground meat
Kitap Kitapi Book
Klefte Kleftis Thief, theft
Kilit Klidi Lock,( key in Greek)
Kokona Kokona Ugly, old woman
Kokoreç Kokoretsi Stuffed, grilled intestine
Kulanpara Kolombaras Homosexual
Kolonya Kolonia Eau de Cologne
Koma Koma Coma
Konak Konaki Small Palace
Konserve Konserva Canned food
Kundak Kontaki Baby carriage,gun carriage
Gönder Kontari Flag pole
Kopil Kopeli (Cr Small boy, rascal
Gübre Kopria Manure, fertilizer
Körfez Korfos Bay, gulf
Kotra Kotero Small boat
Kupeste Koupasti Handrail of banisters
Kusur Kousouri Fault
Kutu Kouti Box
Kova Kouvas Bucket
Güverte Kouverta Deck of a ship
Kuzine Kouzina Kitchen, stove
Kerevet Krevati Bedstead (bed in G.)
Kukla Kukla Puppet, doll
Kilot Kulota Underpants
Kurabiye Kurambies Cookie
Kimyon Kymino Cumin
Lahana Lahano Cabbage
Lakerda Lakerda Salted, dried fish
Lakırdı Lakirdi Talk, gossip
Levrek Lavraki Bass, a fish
Leylek Leleki Stork
Limon Lemoni Lemon
Liman Limani Harbour
Lüfer Luferi Blue fish
Lokum Lukumi Turkish (Greek) Delight
Mahmur Mahmouris Sleepy
Maydanoz Maidanos Parsley
Makara Makaras Spool
Manav Manavis Green Grocer
Mandalina Mandarini Tangerine
Mangal Mangali Grill
Mantar Manitari Mushroom
Manolya Manolia A flower
Macun Mantzuni Elixir,potion
Manyak Manyakos Maniac
Marangoz Marangos Carpenter
Marazi Marazi Morbid, hysterical
Marul Maruli Lettuce
Mastika Mastiha Raki, ouzo
Mavna Mavna Fishing boat
Mavro Mavro Negro (slang)
Metazori Me ta zori By force, by threat
Meydan Meidani Square
Meltem Meltemi Summer wind
Menekşe Menekses Violet
Mengene Mengeni Press, screw jack clamp
Metelik Metaliki Small money
Meze Mezes Snack
Mikrop Mikrobio Microbe
Manastır Monastiri Monastery
Müze Mousio Museum
Muşmula Mousmoula A fruit
Misafir Musafiris Guest
Musakka Musakas A dish
Midye Mydi Mussel
Mersin Myrsini Myrtle
Nargile Nargiles Tobacco pipe
Naz Nazi Reluctance
Narenciye Nerantzi Orange like fruits
Dantel Ntantella Lace
Darbuka Ntarbuka Drum
Davul Ntauli Drum
Direk Ntereki Pole
Dolma Ntolmas Stuffed leaves
Domates Ntomates Tomatoes
Torba Ntorvas Sack, bag
Dolap Ntoulapi Cupboard
Duvar Ntouvari Wall
Düzine Ntouzina Dozen
Okka Oka Measure of weight
Okyanus Okeanos Ocean
Palamar Palamari Rope for the boat
Palamut Palamuti A fish
Panayır Panigyri Fair
Pantalon Panteloni Trousers
Panjur Pantzouri Shutters
Papara Papara A dish
Papaz Papas Priest
Pabuç Papoutsi Shoe
Paralı Paralis Rich
Para Paras Money
Parazit Parasito Parasite
Paskalya Pashalia Easter
Pasta Pasta Cake, pleat
Pastırma Pastourmas Dried meat
Patates Patates Potatoes
Patırtı Patirdi Noise
Patlıcan Patlatzani Eggplant
Paça Patsas A soup
Paçoz Patsoura Ugly,dirty
Pazar Pazari Market
Pezevenk Pezevengis Pimp
Pilav Pilafi Rice
Biber Piperi Pepper
Pide Pita Pita
Portakal Portokali Oranges
Pırasa Praso Leek
Rahat Rahati Rest, relaxation
Rakı Raki Raki, ouzo
Reçine Retsini Resin
Revani Revani A dessert
Rezil Rezili Ridiculed, embaressment
Orfoz Rofos A fish
Orman Roumani Forest
Sahan Sagani Small frying pan
Sakat Sakatis Cripple
Salep Salepi A hot drink
Salya Salia Saliva
Salyangoz Saliangos Snail
Salvar Salvari Loose trousers
Semer Samari Saddle
Samata Samatas Noise
Sandal Sandali Open shoe
Şapşal Sapsalis Stupid
Sabun Sapuni Soap
Sarraf Sarafis Money and gold changer
Sardalya Sardela Sardines
Sarık Sariki Turban
Sazan Sazani A fish
Saz Sazi A string instrument
Siftah Seftes First sale of the day
Şerbet Serbeti Sherbet
Seyran Seriani Walk, stroll
Sersem Sersemis Fool
Sevda Sevdas Love, sorrow
Sünger Sfungari Sponge
Samar Siamara Slap in the face
Siktir Sihtiri Get out of here!
Simit Simiti Ring shaped bread roll
Şerit Siriti Stripe, chevron
İskambil Skambili Playing cards
İskandil Skandali Sounding lead in guns
Izgara Skara Grill
Iskarmoz Skarmos Oar support
İskarpin Skarpini Shoe
Iskarta Skartos Defective
İskelet Skeletos Skeleton
İskonto Skonto Discount
Iskorpit Skorpios A fish
Uskumru Skumbri A fish
Sinik Sniki Measure of cereals
Soba Soba Stove for room heating
Soy Soi Relatives, ancestors
Sokak Sokaki Street
Somya Somies Bedstead (metal)
Sultan Soultan Sultan
Supya Soupia Cuttlefish
Susam Sousami Sesame
Sucuk Soutzouki Sausages
Sıva Sovas Construction bond
Ispanak Spanaki Spinach
İspinoz Spinos Chaffinch
Istampa Stampa Stamp
İstavrit Stavritis A fish
İstavroz Stavros Cross
Istaka Steka Billiard cue
İstridye Stridi Oyster
Takım Takimi Set, shift of workmen
Takoz Takos Wedge
Takunya Takouni Heel of shoe, wooden shoe
Tamah Tamahi Greed
Tambur Tambouras An instrument
Tapa Tapa Cork, stopper
Tepsi Tapsi Baking tin
Tarama Taramas A seafood appetizer
Taraça Taratsa Terrace
Tersane Tarsanas Shipyard
Tavan Tavani Ceiling
Tavla Tavli Backgammon
Defter Tefteri Notebook
Tel Teli Chord, string
Tembel Tembelis Lazy
Teneke Tenekes Tin
Tencere Tentzeris Cooking pot
Tepe Tepes Hill
Tertip Tertipi Trick
Temel Themelio Foundation
Dümen Timoni Rudder, steering wheel
Top Topi Ball
Tüfek Toufeki Gun
Tulumba Touloumba Pump, a dessert
Tombeki Toumbeki Tobacco pipe
Dümbelek Toumbeleki Small drum
Türlü Tourlou A dish of mixed vegetables
Turşu Toursi Pickle
Tuğla Touvlo, to Brick
Tarhana Trahanas A soup
Drahoma Trahoma Dowry
Oğlan Ts-oglani Boy (Bad boy in G.)
Çapkın Tsahpinis Seducer, coquettish
Çay Tsai Tea
Caka Tsaka Swagger, vanity
Çakırkeyif Tsakir-kef Slightly drunk
Çalım Tsalimi Flexibility, show off
Çanak Tsanaki Shallow bowl
Çanta Tsanta Handbag
Çapari Tsapari Weight anchor
Çapacul Tsapatulis Untidy
Çapraz Tsaprazi Crossed
Çardak Tsardaki Hut of dried branches
Çarık Tsarouhi Rustic shoe
Çatal Tsatala Fork
Çatra Patra Tsatra pat Stumbling speech
Çavus Tsausis Sergeant
Çelebi Tselebis Pleasant man, mentor
Çember Tsemperi Circle
Cep Tsepi Pocket
Çalı Tsiali Thorny plant
Çadır Tsiantiri Tent
Çiftlik Tsifliki Big farm, property
Cifit Tsifoutis Tight in money
Çiftetelli Tsiftetell A dance
Ciklet Tsikla Chewing gum
Çimento Tsimento Cement
Cımbız Tsimpida Tweezers
Çengel Tsingeli Hook
Çinko Tsingos Zinc
Çipura Tsipura A fish
Çırak Tsiraki Apprentice
Çiroz Tsiros A fish
Çoban Tsobanis Shepherd
Çorba Tsorbas soup
Çotra Tsotra File fish
Zülüf Tsouloufi Lock of hair
Çörek Tsoureki Large bun
Çorap Tsurapis Woolen sock
Cüce Tsutzes Dwarf
Cambaz Tzambazis Acrobat, dealer in G.
Cami Tzami Mosque
Cam Tzami Window pane
Cenabet Tzanabetis Crabbed person
Cacık Tzatziki A drink with cucumbers
Cereme Tzeremes Fine or cost of damage
Cezve Tzesves Coffee Pot
Ciğer Tziyeri Liver, lungs
Vaftiz Vaftisi To baptise
Varil Vareli Barrel, cask
Veresiye Verese On credit
Vernik Verniki Varnish
Fırça Vourtsa Brush
Bre Vre Hi, you
Yahni Yahni Sort of ragout, a dish
Yaka Yakas Collar
Yalı Yalos Shore, beach
Yapı Yapi Construction
Yasemin Yasemi Jasmine
Yelek Yeleki Waist coat
Gül Yioulia Rose
İsteri Ysteria Hysteria
Zargana Zargana Needlefish
Zar Zari Die, dice
Zarif Zarifis Elegant
Zeybek Zeibekikos A dance
Zembil Zembili Flat straw basket
Zevzek Zeuzekis Silly, superficial
Zifiri Zoferos Darkness
Zor Zori Force, trouble, difficulty
Sümbül Zoumbouli Hyacinth
Zurna Zurnas A wind instrument
Fol (Pros) Fol Nest egg
Aptal Abdalis Stupid
Adet Adeti Custom
Efendi Afendis Gentleman
Afaroz Aforismos Excommunicate
Ağa Agas Land owner
Ahmak Ahmakis Idiot
Alan Alana Area, ground
Alarga Alarga Open sea, distant
Aman Aman For mercy's sake
Anfora Amphoreus Anchor
Ananas Ananas Pineapple
Anadolu Anatoli Anatolia (East in Greek)
Angarya Angaria Forced labor
Enginar Anginara Artichoke
Anason Anithos Aniseed
Apukurya Apokria Carnival
Arap Arapis Negro, bogyman
Ayran Ariani A drink
Arnavut Arnautis Albanian
Aşık Asikis Someone in love
İstakoz Astakos Lobster
Atlet Athlitis Athlete
Avanak Avanakis Gullible, stupid
Evlek Avlakia A measure of land
Eksen Axonas Axis
Baba Babas Father
Bağlama Baglamas A string instrument
Bahçe Bahtses Garden
Bayrak Bairaki Flag
Bakır Bakiri Copper
Bakkal Bakkalis Grocer
Baklava Baklavas Baklava
Balta Baltas Ax
Bamya Bamia Okra
Barbunya Barbunia A fish
Barut Baruti Gunpowder
Battaniye Batania Woolen Blanket
Batakçı Bataxis Swindler
Bacanak Batjanakis Brother in law
Bacak Batzaki Leg, leg of trousers in G.
Baca Batzias Chimney
Bahsis Baxisi Tip
Bey Beis Mr.
Bekar Bekiaris Batchelor
Bekri Bekris Drunk
Bela Belas Trouble
Benzin Benzina Petrol, gas
Perde Berdes Curtain
Bereket Bereket Abundance, plenty
Beton Beton Concrete
Biftek Bifteki Steak
Bezelye Bizeli Pea
Bulgur Bligouri Boiled wheat
Boya Bogia Paint
Bomba Bomba Bomb
Bora Bora Storm
Bostan Bostani Vegetable field, garden
Budala Boudalas Idiot
Bodrum Boudroumi Cellar, dungeon
Börek Boureki Pastry, pie
But Bouti Thigh
Buz Bouzi Ice, very cold
Buzuki Bouzouki Bouzouki
İbrik Briki Pot
Pirzola Brizola Steak
Çarşı Charsi Market
Defne Dafni Laurel
Dalavere Dalavere Trick, deceit
Dalga Dalka Wave (sorrow,love in G.)
Demet Demati Bouquet
Dert Derti Sorrow, trouble
Derviş Dervisis Dervish
Despot Despotis Despot
Diyakos Diakos Deacon
Diploma Diploma Diploma
Divan Divani Sofa
Doğru Dogrou Straight
Dünya Dounya World
Kilise Ecclisia Church
Piskopos Episkopos Orthodox bishop
Irgat Ergatis Agricultural worker
Falçata Faltseta Shoemaker's knife
Fener Fanari Lantern
Fanus Fanos Lantern, lampglass
Faras Farasi Dust pan
Farfara Farfara Empty headed, frivolity
Pilaki Fasolia pl Beans with onion and oil
Fasulye Fasoulia Bean
Fidan Fidani Plant, sapling
Filozof Filosofos Philosopher
Ferman Firmani Sultan's word
Fişek Fiseki Cartridge
Fıstık Fistiki Pistacchio Nuts
Fitil Fitili Fuse
Ihlamur Flamouri Linden Tree
Fincan Flitzani Cup
Fındık Fountouki Walnut
Firkete Fourketa Hairpin
Fistan Foustani Woman's dress
Fukara Fukaras Poor,Hopeless
Gaf Gafi Mistake, blunder
Gaile Gaila Care ,Difficulty
Galeta Galeta Breadcrumbs
Gargara Gargara Gargle
Karides Garides Shrimp
Gazoz Gazoza Fizzy water
Gem Gemi Horse bridle
Gemici Gemitzis Sailor
Goril Gorillas Gorilla
Güğüm Gumi Jug
Haber Haberi News
Hayvan Haivani Animal, beast
Halı Hali Carpet, rug
Halka Halkas Ring
Helva Halvas Halva, a desert
Hamal Hamalis Porter
Hamam Hamami Turkish bath
Hendek Handaki Ditch
Hanım Hanoumi-Ha Lady
Hap Hapi Pill
Haram Harami Waste, sin
Harem Haremi Harem
Harman Harmani Blend
Harita Hartis Map
Kasap Hasapis Butcher
Hatır Hatiri For somebody's sake,favor
Hançer Hatzari Short sword
Hava Havas Air, mood
Havyar Haviar Caviar
Havuz Havuza Cistern, pool
Huni Honi Funnel
Hora Horos Dance
Horon Horos Dance
Hoca Hotzas Teacher, priest
Huy Houi Habit
Hovarda Houvardas Extravagant, womanizer
Huzur Houzouri State of harmony
Ahtapot Htapodi Octopus
Hurma Hurmas Date
İmam Bayıldı Imam Baild A dish
İmam Imamis Muslim priest
Kabadayı Kabadais Tough guy
Kabuk Kabouki Shell (of animals etc.)
Kadayıf Kadaifi Kadaif
Köfte Kafta Meatballs
Kayık Kaiki Small boat
Kayıkçı Kaiksis Seaman
Kaymak Kaimaki Cream
Kayısı Kaisi Apricot
Kalabalık Kalabaliki Mass of people
Kalay Kalai Solder ( A metal)
Kalaycı Kalaitzis Tinker
Kalamar Kalamari Squid
Kaldırım Kaldirimi Sidewalk
Kalem Kalemi Pen, chisel
Kalfa Kalfas Assistant
Kalıp Kaloupi Form
Kalpak Kalpaki Fur Cap
Kalpazan Kalpouzano Counterfeiter,lazy
Kulübe Kalyva Hut
Kama Kama Short dagger
Kamyon Kamioni Truck
Kambur Kampouris Hunchback
Kamçı Kamtsiki Whip
Kanal Kanali Chanel, strait
Kanepe Kanapes Sofa
Kantar Kantari Balance
Kapak Kapaki Cover
Kaparo Kaparo Deposit
Kaplama Kaplamas Covering
Kaplan Kaplani Tiger (Hawk in Greek)
Karanfil Karafilli Carnation
Karagöz Karagoz Black eyed,a shadow figure
Karakol Karakoli Police office,police
Karamela Karamella Candy
Karavana Karavana Meal in the army
Kardeş Kardasis Brother
Karga Karga Crow, a bird
Karyola Kariola Bed ('Nasty'woman in Greek)
Karpuz Karpuzi Watermelon
Karşı Karsi Opposite
Karşılama Karsilamas A dance
Kaşar Kaseri Yellow cheese
Kasket Kasketo Cap
Kazma Kasmas Pick
Kasa Kassa Safe, packing case
Kestane Kastano Chestnut
Katran Katrani Tar
Keçi Katsika Goat
Kavga Kavgas Quarrel, fight
Pavurya Kavouria Edible crab, spider crab
Kavurma Kavourmas A type of meat cooking
Kebap Kebap Kebap
Kefal Kefalos A fish
Keyif Kefi Fun
Kiler Kelari Store room
Kelepir Kelepouri Bargain
Kemençe Kementzes A string instrument
Kiremit Keramidi Tile
Kiraz Kerasi Cherry
Kerata Keratas Cuckold
Kerpeten Kerpeteni Pliers
Kesat Kesati Lack of bussiness
Kese Keses Shallow bowl, purse in T.
Keçe Ketses Coarse felt
Kerhane Kiarhanes Brothel
Kibar Kibaris Kind, gentle
Kilim Kilimi Carpet
Kıyma Kimas Ground meat
Kitap Kitapi Book
Klefte Kleftis Thief, theft
Kilit Klidi Lock,( key in Greek)
Kokona Kokona Ugly, old woman
Kokoreç Kokoretsi Stuffed, grilled intestine
Kulanpara Kolombaras Homosexual
Kolonya Kolonia Eau de Cologne
Koma Koma Coma
Konak Konaki Small Palace
Konserve Konserva Canned food
Kundak Kontaki Baby carriage,gun carriage
Gönder Kontari Flag pole
Kopil Kopeli (Cr Small boy, rascal
Gübre Kopria Manure, fertilizer
Körfez Korfos Bay, gulf
Kotra Kotero Small boat
Kupeste Koupasti Handrail of banisters
Kusur Kousouri Fault
Kutu Kouti Box
Kova Kouvas Bucket
Güverte Kouverta Deck of a ship
Kuzine Kouzina Kitchen, stove
Kerevet Krevati Bedstead (bed in G.)
Kukla Kukla Puppet, doll
Kilot Kulota Underpants
Kurabiye Kurambies Cookie
Kimyon Kymino Cumin
Lahana Lahano Cabbage
Lakerda Lakerda Salted, dried fish
Lakırdı Lakirdi Talk, gossip
Levrek Lavraki Bass, a fish
Leylek Leleki Stork
Limon Lemoni Lemon
Liman Limani Harbour
Lüfer Luferi Blue fish
Lokum Lukumi Turkish (Greek) Delight
Mahmur Mahmouris Sleepy
Maydanoz Maidanos Parsley
Makara Makaras Spool
Manav Manavis Green Grocer
Mandalina Mandarini Tangerine
Mangal Mangali Grill
Mantar Manitari Mushroom
Manolya Manolia A flower
Macun Mantzuni Elixir,potion
Manyak Manyakos Maniac
Marangoz Marangos Carpenter
Marazi Marazi Morbid, hysterical
Marul Maruli Lettuce
Mastika Mastiha Raki, ouzo
Mavna Mavna Fishing boat
Mavro Mavro Negro (slang)
Metazori Me ta zori By force, by threat
Meydan Meidani Square
Meltem Meltemi Summer wind
Menekşe Menekses Violet
Mengene Mengeni Press, screw jack clamp
Metelik Metaliki Small money
Meze Mezes Snack
Mikrop Mikrobio Microbe
Manastır Monastiri Monastery
Müze Mousio Museum
Muşmula Mousmoula A fruit
Misafir Musafiris Guest
Musakka Musakas A dish
Midye Mydi Mussel
Mersin Myrsini Myrtle
Nargile Nargiles Tobacco pipe
Naz Nazi Reluctance
Narenciye Nerantzi Orange like fruits
Dantel Ntantella Lace
Darbuka Ntarbuka Drum
Davul Ntauli Drum
Direk Ntereki Pole
Dolma Ntolmas Stuffed leaves
Domates Ntomates Tomatoes
Torba Ntorvas Sack, bag
Dolap Ntoulapi Cupboard
Duvar Ntouvari Wall
Düzine Ntouzina Dozen
Okka Oka Measure of weight
Okyanus Okeanos Ocean
Palamar Palamari Rope for the boat
Palamut Palamuti A fish
Panayır Panigyri Fair
Pantalon Panteloni Trousers
Panjur Pantzouri Shutters
Papara Papara A dish
Papaz Papas Priest
Pabuç Papoutsi Shoe
Paralı Paralis Rich
Para Paras Money
Parazit Parasito Parasite
Paskalya Pashalia Easter
Pasta Pasta Cake, pleat
Pastırma Pastourmas Dried meat
Patates Patates Potatoes
Patırtı Patirdi Noise
Patlıcan Patlatzani Eggplant
Paça Patsas A soup
Paçoz Patsoura Ugly,dirty
Pazar Pazari Market
Pezevenk Pezevengis Pimp
Pilav Pilafi Rice
Biber Piperi Pepper
Pide Pita Pita
Portakal Portokali Oranges
Pırasa Praso Leek
Rahat Rahati Rest, relaxation
Rakı Raki Raki, ouzo
Reçine Retsini Resin
Revani Revani A dessert
Rezil Rezili Ridiculed, embaressment
Orfoz Rofos A fish
Orman Roumani Forest
Sahan Sagani Small frying pan
Sakat Sakatis Cripple
Salep Salepi A hot drink
Salya Salia Saliva
Salyangoz Saliangos Snail
Salvar Salvari Loose trousers
Semer Samari Saddle
Samata Samatas Noise
Sandal Sandali Open shoe
Şapşal Sapsalis Stupid
Sabun Sapuni Soap
Sarraf Sarafis Money and gold changer
Sardalya Sardela Sardines
Sarık Sariki Turban
Sazan Sazani A fish
Saz Sazi A string instrument
Siftah Seftes First sale of the day
Şerbet Serbeti Sherbet
Seyran Seriani Walk, stroll
Sersem Sersemis Fool
Sevda Sevdas Love, sorrow
Sünger Sfungari Sponge
Samar Siamara Slap in the face
Siktir Sihtiri Get out of here!
Simit Simiti Ring shaped bread roll
Şerit Siriti Stripe, chevron
İskambil Skambili Playing cards
İskandil Skandali Sounding lead in guns
Izgara Skara Grill
Iskarmoz Skarmos Oar support
İskarpin Skarpini Shoe
Iskarta Skartos Defective
İskelet Skeletos Skeleton
İskonto Skonto Discount
Iskorpit Skorpios A fish
Uskumru Skumbri A fish
Sinik Sniki Measure of cereals
Soba Soba Stove for room heating
Soy Soi Relatives, ancestors
Sokak Sokaki Street
Somya Somies Bedstead (metal)
Sultan Soultan Sultan
Supya Soupia Cuttlefish
Susam Sousami Sesame
Sucuk Soutzouki Sausages
Sıva Sovas Construction bond
Ispanak Spanaki Spinach
İspinoz Spinos Chaffinch
Istampa Stampa Stamp
İstavrit Stavritis A fish
İstavroz Stavros Cross
Istaka Steka Billiard cue
İstridye Stridi Oyster
Takım Takimi Set, shift of workmen
Takoz Takos Wedge
Takunya Takouni Heel of shoe, wooden shoe
Tamah Tamahi Greed
Tambur Tambouras An instrument
Tapa Tapa Cork, stopper
Tepsi Tapsi Baking tin
Tarama Taramas A seafood appetizer
Taraça Taratsa Terrace
Tersane Tarsanas Shipyard
Tavan Tavani Ceiling
Tavla Tavli Backgammon
Defter Tefteri Notebook
Tel Teli Chord, string
Tembel Tembelis Lazy
Teneke Tenekes Tin
Tencere Tentzeris Cooking pot
Tepe Tepes Hill
Tertip Tertipi Trick
Temel Themelio Foundation
Dümen Timoni Rudder, steering wheel
Top Topi Ball
Tüfek Toufeki Gun
Tulumba Touloumba Pump, a dessert
Tombeki Toumbeki Tobacco pipe
Dümbelek Toumbeleki Small drum
Türlü Tourlou A dish of mixed vegetables
Turşu Toursi Pickle
Tuğla Touvlo, to Brick
Tarhana Trahanas A soup
Drahoma Trahoma Dowry
Oğlan Ts-oglani Boy (Bad boy in G.)
Çapkın Tsahpinis Seducer, coquettish
Çay Tsai Tea
Caka Tsaka Swagger, vanity
Çakırkeyif Tsakir-kef Slightly drunk
Çalım Tsalimi Flexibility, show off
Çanak Tsanaki Shallow bowl
Çanta Tsanta Handbag
Çapari Tsapari Weight anchor
Çapacul Tsapatulis Untidy
Çapraz Tsaprazi Crossed
Çardak Tsardaki Hut of dried branches
Çarık Tsarouhi Rustic shoe
Çatal Tsatala Fork
Çatra Patra Tsatra pat Stumbling speech
Çavus Tsausis Sergeant
Çelebi Tselebis Pleasant man, mentor
Çember Tsemperi Circle
Cep Tsepi Pocket
Çalı Tsiali Thorny plant
Çadır Tsiantiri Tent
Çiftlik Tsifliki Big farm, property
Cifit Tsifoutis Tight in money
Çiftetelli Tsiftetell A dance
Ciklet Tsikla Chewing gum
Çimento Tsimento Cement
Cımbız Tsimpida Tweezers
Çengel Tsingeli Hook
Çinko Tsingos Zinc
Çipura Tsipura A fish
Çırak Tsiraki Apprentice
Çiroz Tsiros A fish
Çoban Tsobanis Shepherd
Çorba Tsorbas soup
Çotra Tsotra File fish
Zülüf Tsouloufi Lock of hair
Çörek Tsoureki Large bun
Çorap Tsurapis Woolen sock
Cüce Tsutzes Dwarf
Cambaz Tzambazis Acrobat, dealer in G.
Cami Tzami Mosque
Cam Tzami Window pane
Cenabet Tzanabetis Crabbed person
Cacık Tzatziki A drink with cucumbers
Cereme Tzeremes Fine or cost of damage
Cezve Tzesves Coffee Pot
Ciğer Tziyeri Liver, lungs
Vaftiz Vaftisi To baptise
Varil Vareli Barrel, cask
Veresiye Verese On credit
Vernik Verniki Varnish
Fırça Vourtsa Brush
Bre Vre Hi, you
Yahni Yahni Sort of ragout, a dish
Yaka Yakas Collar
Yalı Yalos Shore, beach
Yapı Yapi Construction
Yasemin Yasemi Jasmine
Yelek Yeleki Waist coat
Gül Yioulia Rose
İsteri Ysteria Hysteria
Zargana Zargana Needlefish
Zar Zari Die, dice
Zarif Zarifis Elegant
Zeybek Zeibekikos A dance
Zembil Zembili Flat straw basket
Zevzek Zeuzekis Silly, superficial
Zifiri Zoferos Darkness
Zor Zori Force, trouble, difficulty
Sümbül Zoumbouli Hyacinth
Zurna Zurnas A wind instrument
turk yazi dilinin tarihi gelisimi
Türkler, 6. yüzyıldan itibaren değişik bölgelerde, farklı alfabelerle yazılı dil yadigârları bırakmışlardır. Bu eserlerde din, alfabe, konu... gibi farklılıkların yanında kullanılan malzemede de çeşitlilik vardır. Bunların bazıları taşlar üzerine, bazıları ağaç kütüklerine, bazıları derilere, kâğıtlara yazılmıştır.
ESKİ TÜRKÇE
Köktürkler döneminden itibaren yazılı metinlerle takip edilen ve gelişmesini 13. yüzyıla kadar tek yazı dili olarak sürdüren Türkçedir. Bu dönemde Türkçenin yayılma alanı ana hatlarıyla kuzeyde Yenisey ırmağı çevresinden ve Moğolistan’dan başlayıp Doğu Türkistan’ın güney sınırına; doğuda Mançurya’dan batıda Aral gölü ve Hazar denizine kadar olan bölgeyi içine alan Orta Asyadır. Eski Türkçe; Köktürk, Uygur ve Karahanlı dönemlerini içine alır. Birbirinden ayrı bölgelerde yeni kültür merkezleri kuran bütün Türkler, hangi boydan olurlarsa olsunlar hep bu yazı dilini kullanmışlardır.
Dil bilgisi yapısı bakımından Köktürk, Uygur ve Karahanlı dönemi eserleri arasında önemsiz bir iki fark dışında değişiklik olmamakla birlikte bu dönemde birbirinin yerine geçen ve birbiri ardından kurulan Türk devletlerinde Türkçeye, devletin girdiği yeni medeniyet dairesinden yabancı kelimeler girmiştir. Meselâ, Köktürklerden sonra yeni bir medeniyet ve din arayışı içinde olan Uygur Türklerinin söz varlığında, Sanskritçe kelimeler, Budizm ve Manihaizme ait Türkçe kelimeler görülmektedir. Karahanlıların İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra ise Türkçeye, Arapça ve Farsçadan yeni kelimeler girmiş, bunun yanında Türkçeden Müslümanlıkla ilgili yeni kelimeler (yapı bilgisinde değişikliğe gitmeden) türetilmiştir. Bunlar dışındaki söz varlığı ise ortaktır.
Kuzey – Doğu Türkçesi, Batı Türkçesi
11. yüzyıla kadar Altaylardan Hazar ve Karadeniz’in kuzeyine, hatta Orta Avrupa ve Balkanlara doğru giden Türkler, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra ve İran devletlerinin de ortadan kalkmasıyla 11. yüzyılın ilk yıllarından başlayarak bugünkü Azerbaycan, İran üzerinden Anadolu’ya doğru yönelmeye başlamışlardır. Sonunda 13. yüzyılda Azerbaycan ve Anadolu yeni bir Türk yurdu hâline gelmiştir. Türklerin batıda Anadolu’ya, kuzeyde Karadeniz’in kuzeyi ve batısına kadar yayılmaları, buralarda yeni kültür merkezleri oluşturmaları, o bölge halkının ağzı ile eserler yazmaları sonucunda Türk yazı dili çeşitlenerek yayıldığı bölgelere göre biri Kuzey – Doğu Türkçesi, diğeri Batı Türkçesi olmak üzere iki kola ayrıldı. 13. yüzyılda Türkçenin ikinci bir yazı dili ortaya çıktığı için bu yüzyıl Türkçenin bir dönüm noktası olarak da değerlendirilir.
KUZEY – DOĞU TÜRKÇESİ
Orta Türkçe döneminde, Eski Türkçenin bir devamı olarak 13. ve 14. yüzyıllarda Orta Asya ile Hazar denizinin kuzeyindeki Türkler arasında kullanılan yazı dilidir. Eski Türkçenin bir çok izlerini taşımakla birlikte yeni Türkçenin özellikleri de yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştır.
Kuzey ve Doğu Türkçesi arasındaki farkların giderek artmasıyla bu yazı dili, 15. yüzyılda Kuzey Türkçesi ve Doğu Türkçesi olarak iki kolda gelişmesini sürdürmüştür:
a) Kuzey Türkçesi
Kıpçak Türkçesi ve Tatar Türkçesi olarak da adlandırılan Kuzey Türkçesi, Hazar denizinin kuzeyinden batıya doğru yayılan Türklerin kullandıkları yazı dilidir. Aslında bu yazı dilinin Doğu Türkçesi yazı dilinden pek de farklı bir yanı yoktur. Ancak Kazan ve çevresinde bilhassa 18. ve 19. yüzyıllarda gelişme göstermiştir. Bu dönemde tarihî yazı dilini kullanan Türk gruplarının yavaş yavaş edebî dillerine kendi ağızlarından kelimeler kattıklarını görürüz. Gaspıralı İsmail’in “Dilde, fikirde, işde birlik.” uranı* ile yayımladığı Tercüman gazetesi Kazan Türkçesini İstanbul ve Taşkent Türkçeleriyle birleştirmeyi amaçlamıştır. Bugünkü Kazan Tatarlarının, Kırgızların ve Kazakların dilleri Kuzey Türkçesinin önde gelen kollarındandır.
b) Doğu Türkçesi
Harezm-Kıpçak Türkçesinin bir devamı olarak 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar gelişmesini sürdüren, Orta Asya (yani Doğu) Türklüğünün yazı dilidir. Çağatayca olarak da adlandırılan bu yazı dili, Sekkakî, Lütfî, Gedâî, Ali Şir Nevâyî, Hüseyin Baykara, Şiban Han, Muhammed Salih; Babür; Ebulgazi Bahadır Han gibi şair ve yazarlar tarafından temsil edilir.
“Klâsik devir Çağatay edebiyatının olduğu kadar, bütün Türk edebiyatının da en önemli şahsiyetlerinden biri olan Ali Şir Nevâyî, Azerî ve Anadolu sahasında da okunmuş, Osmanlı şairlerince üstat tanınmış ve XV. yüzyıldan bu yana şiirlerine pek çok nazire yazılmıştır. Meydana getirdiği divan, mesnevi, tezkire, hâl tercümesi, tarih vb. gibi değişik türlerde; musiki, aruz, dil, din vb. gibi farklı konularda kaleme aldığı otuza yakın eser, klâsik Çağatay edebiyatının teşekkülünde ve gelişmesinde büyük hizmet görmüştür.”[1][3]
Ali Şir Nevâyî’nin Türkçeyle Farsçayı karşılaştırarak Türkçenin Farsçadan üstün olduğunu anlatan Muhâkemetü’l- Lûgateyn (İki Dilin Muhakemesi) adlı eseri dil tarihi bakımından özellikle anılmaya değer niteliktedir.
Bugünkü Pakistan, Hindistan ve Afganistan topraklarında 16. yüzyılın başlarında büyük bir Türk devleti kuran Babür Şah, Çağatay şiirinin ve nesrinin güzel örneklerini vermiştir. Babür Şah’ın Vekayi adlı eseri ise, dünya hatıra edebiyatının önemli kaynaklarındandır.
17. yüzyılda Çağatay Türkçesini temsil eden Ebü’l-Gazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türkî ve Şecere-i Terâkime adlı eserleri meşhurdur.
Doğu Türkçesi günümüzde, Batı Türkistandaki Modern Özbek Türkçesiyle ve Doğu Türkistanda Yeni Uygur Türkçesiyle temsil edilmektedir.
BATI TÜRKÇESİ
Hazar’ın güneyinden batıya uzanan ve Azerbaycan (Kuzey Azerbaycan ve Güney Azerbaycan), Anadolu, Adalar, Rumeli, Irak ve Suriye’de konuşulan Türkçeye Batı Türkçesi denmektedir. Bugünkü yazı dillerinin sınıflandırılmasında Türkiye Türkçesi, Gagavuz Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi ve Türkmen Türkçesi Batı Türkçesi grubunda yer almaktadır. Türk yazı dilinin bu kolu Oğuz lehçesine dayandığı için Oğuz grubu olarak da adlandırılır.
12. yüzyılın sonlarıyla 13. yüzyılın başlarından günümüze kadar kesintisiz olarak devam eden ve Eski Türkçeden sonra oluşan Türkçenin iki büyük kolundan biri olan bu yazı dili, Türklüğün en büyük ve en verimli yazı dilidir. Türkçenin diğer yazı dillerine göre en çok gelişme gösteren koludur.
Bugün Batı Türkçesi; Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Gagavuz Türkçesi ve Türkmen Türkçesi olmak üzere varlığını dört kolda devam ettirmektedir. Türkmen Türkçesi, yüzyıllarca Doğu Türkçesinin etkisi altında kaldığından Türkiye Türkçesine yakınlığı Azerbaycan Türkçesi kadar değildir. Gagavuz Türkçesi de Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra edebî dil olma yolunda büyük gelişmeler göstermektedir.
Türkiye Türkçesi, Batı Türkçesinin ana kolunu oluşturur ve tarihî süreçte kendi içinde üç döneme ayrılır:
a) Eski Anadolu (Eski Türkiye) Türkçesi
13. yüzyılın başlarından 15. yüzyılın sonlarına kadar Anadolu ve Rumeli’de kullanılan, Oğuz temelindeki Türkçe olup Batı Türkçesinin ilk dönemini oluşturur.
Eski Anadolu Türkçesi, gramer şekilleri bakımından kısmen Eski Türkçeye bağlı olmakla birlikte, Kuzey ve Doğu Türkçelerine göre hızlı bir gelişme gösterdiği için bu dönemde yeni gramer şekilleri ortaya çıkmaya başlamıştır.
Eski Anadolu Türkçesini Anadolu’daki siyasî ve sosyal gelişmelere bağlı olarak kendi içinde Selçuklu Dönemi Türkçesi, Beylikler Dönemi Türkçesi ve Osmanlı Türkçesine Geçiş Dönemi Türkçesi olmak üzere üç döneme ayırmak mümkündür.
Anadolu Selçukluları döneminde bilim dili Arapça, resmî dil Farsça olduğu için Türkçeyle dinî, ahlâkî özellikler taşıyan ve daha çok halka seslenen eserler yazılmıştır. Bu eserlerin yazılmasında beylerin; kendi millî dil ve kültürlerine önem veren, Türkçe yazan bilim adamlarını ve şairlerini koruyup destekleyen tutumları oldukça etkili olmuştur. Bilhassa, Karamanoğlu Mehmet Bey’in 15 Mayıs 1277’de dellâl çağırtarak yaydığı “Şimden gerü dîvânda, dergâhta, bârgâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.”[2][4] fermanı oldukça önemlidir.
Selçuklu devletinin parçalanmasından sonra ortaya çıkan Anadolu Beyliklerinde ise beylerin de millî geleneklere ve Türkçeye önem vermeleri sonucunda dil ve edebiyat açısından verimli bir dönem başlamıştır. Bu devirde Selçuklu döneminin az sayıdaki eserlerine karşılık yüzlerce eser meydana getirilmiştir.
Arapça ve Farsça unsurların henüz fazla olmadığı bu dönemin Eski Türkçeden ayrılan özellikleri olmakla birlikte bugünkü Türkiye Türkçesinin de temelini oluşturur.
b) Osmanlı Türkçesi
Pratikte kısaca Osmanlıca diye de adlandırılan Osmanlı Türkçesi, 15. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı devletinin sınırları içinde kullanılan yazı dilidir.
Bu dönemin en belirgin özelliği, Arapça, Farsça gibi yabancı dillerden oldukça fazla kelime ve gramer şeklinin Türkçeye girmiş olmasıdır. Klâsik bir edebiyat oluşturma ve sanat yapma anlayışıyla Türk yazı dili âdeta Arapça, Farsça ve Türkçe kelimelerden oluşan üçüz bir dil hâline getirilmiştir. Konuşma diliyle yazı dili arasındaki farklar her geçen gün artarken bir tarafta konuşulan fakat yazılmayan bir dil; diğer tarafta yazılan fakat konuşulmayan bir dil ortaya çıkmıştır.
Halka, halkın diliyle seslenen halk şairlerinin yalın Türkçesi yanında sanat yapma endişesiyle sadece belli bir zümrenin anlayabildiği, halkın anlamadığı, konuşmadığı unsurlar divan şairleri aracılığıyla dile girmiştir. Bu durum 17. yüzyılda doruğa çıkmıştır.
Dilde ortaya çıkan bu ikilikten kaynaklanan anlaşılmazlık sorunu, 17. yüzyılda mahallîleşme hareketiyle yavaş yavaş çözülmeye başladı. Bu çözülme 18. yüzyıl boyunca ve Tanzimat’a kadar devam ettiyse de Türkçe, yabancı kelimelerle yüklü ağır bir dil olarak varlığını Batı Türkçesinin üçüncü dönemini oluşturan Türkiye Türkçesine kadar sürdürdü.
c) Türkiye Türkçesi
Batı Türkçesinin bugün içinde bulunduğumuz üçüncü dönemidir. Türkiye Türkçesi teriminden, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dili olan ve bugün çok geniş bir alanda kullanılan Türk yazı dili anlaşılır.
Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının (Z.Gökalp, A.C. Yöntem, A.Koyuncu) konuşma dilinden yeni bir yazı dili yaratma amacıyla Genç Kalemler dergisinde başlattıkları Yeni Lisan hareketi bu dönemin başlangıcı olarak kabul edilir. Yeni Lisan makalesinde bu hareketin amacı, “Millî bir edebiyat meydana getirmek için önce millî bir dile ihtiyaç vardır. Bu dil konuşulan dil, İstanbul Türkçesidir. Yazı diliyle konuşma dili birleştirilirse millî bir edebiyat ancak o zaman dirilecektir. Bunun için de yapılacak tek şey dilde Türkçenin kurallarını geçerli kılmak olacaktır.” şeklinde özetlenmektedir.
Türkçenin sadeleşmesinde de önemli bir yeri olan Yeni Lisan hareketinin gerçekleşmesinde bugün de geçerliğini sürdüren ilkeler benimsenmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:
· Arapça ve Farsçadan Türkçeye giren dil bilgisi kuralları ve bu kurallarla yapılan bütün tamlamalar kaldırılmalıdır.
· Dilimize Arapça ve Farsçadan girmiş kelimelerle yapılacak yeni isim ve sıfat tamlamaları, Türkçenin kurallarına göre yapılmalıdır.
· Yazı diliyle konuşma dili arasındaki büyük ayrılığı kaldırmak için yazı dili konuşma diline yaklaştırılmalı, İstanbul konuşması, yazı dili olmalıdır.
· Bu ilkelerden yola çıkarak taklit değil, yeni ve millî bir edebiyat meydana getirilmelidir.
Bu ilkelerden hareketle yabancı kural ve kelimelerden hızla temizlenen Türkçe, Millî Edebiyat Akımıyla da İstanbul ağzına dayanan bir yazı dili şeklinde gelişmesini sürdürdü.
“Türkiye Türkçesinin gelişmesi içinde Yeni Lisan hareketinden sonra en geniş çalışma Dil inkılâbı’dır. Dil inkılâbı, dil konusunu, önemi ve gelişme şartları bakımından çok yönlü ve sağlam bir zeminde ele alma ve olgunlaştırma hareketidir. 1928’de Lâtin alfabesinin kabulü, 1932’de Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu)’nin kuruluşu bu hareketin önemli halkalarıdır. Bu devrede Türkçeye devlet eli uzanmış ve Türkçeleşme hareketi devletin desteği ile yürütülmüştür. Bu hareketin ana hedefleri şunlardır:
1. Yeni Lisan hareketinden sonra da Türkçede kalmış bazı yabancı gramer şekilleri ve kelimeleri dilden atmak,
2. Dili, milleti birleştiren, millî kültür etrafında toplayan önemli bir varlık olarak görme fikrini genişletmek,
3. Türkçeye, yapı ve özelliklerine uygun bir gelişme zemini hazırlamak,
4. Türkçeyi eğitim dili hâline getirmek,
5. Türkçeyi, ilim ve kültür dili hâline getirmek,
6. Türkçeyi bir ilim kolu olarak inceleme ve araştırma konusu yapmak,
7. Dile yeni kelime katacak kelime türetme yollarına işlerlik kazandırarak, bu yolla dili zenginleştirmek.
Dil inkılâbı ile Türkçede, 1940’lı yıllardan itibaren bir tasfiyecilik hareketi görülür. Zaman zaman Türkçenin tabiî gelişmesinin önünü tıkayan bu tasfiyecilik hareketi artık hızını kaybetmiştir. Fakat bugün Türkiye Türkçesi yeni bir tehlike ile karşı karşıyadır. Bu da batı kökenli kelimelerin kullanılışının gittikçe artmasıdır.”[3][5]
Azerbaycan Türkçesi
Türkiye Türkçesiyle büyük bir yazı dili ayrılığı göstermeyen Azerbaycan Türkçesi, esasen 16. yüzyıla kadar Eski Anadolu Türkçesi içinde bir ağız olarak varlığını sürdürmüş, bu yüzyıldan sonraki gelişmelerle bir lehçe görünümü kazanmıştır. Türkiye Türkçesi batı dillerinden etkilenirken Azerbaycan Türkçesi, bir dönemdeki Sovyet hakimiyetinin sonucu olarak Rusçadan; Güney Azerbaycan’ın İran sınırları içinde olması ve komşuluk ilişkileri sebebiyle de Farsçadan etkilenmiştir.
Azerbaycan Türkçesi bugün bağımsız bir devlet olan Azerbaycan Cumhuriyetinde, İran’daki Güney Azerbaycan’da ve dağılan Sovyetlerdeki Azerbaycan Türkleri arasında bir yazı dili olarak kullanılmaktadır.
ESKİ TÜRKÇE
Köktürkler döneminden itibaren yazılı metinlerle takip edilen ve gelişmesini 13. yüzyıla kadar tek yazı dili olarak sürdüren Türkçedir. Bu dönemde Türkçenin yayılma alanı ana hatlarıyla kuzeyde Yenisey ırmağı çevresinden ve Moğolistan’dan başlayıp Doğu Türkistan’ın güney sınırına; doğuda Mançurya’dan batıda Aral gölü ve Hazar denizine kadar olan bölgeyi içine alan Orta Asyadır. Eski Türkçe; Köktürk, Uygur ve Karahanlı dönemlerini içine alır. Birbirinden ayrı bölgelerde yeni kültür merkezleri kuran bütün Türkler, hangi boydan olurlarsa olsunlar hep bu yazı dilini kullanmışlardır.
Dil bilgisi yapısı bakımından Köktürk, Uygur ve Karahanlı dönemi eserleri arasında önemsiz bir iki fark dışında değişiklik olmamakla birlikte bu dönemde birbirinin yerine geçen ve birbiri ardından kurulan Türk devletlerinde Türkçeye, devletin girdiği yeni medeniyet dairesinden yabancı kelimeler girmiştir. Meselâ, Köktürklerden sonra yeni bir medeniyet ve din arayışı içinde olan Uygur Türklerinin söz varlığında, Sanskritçe kelimeler, Budizm ve Manihaizme ait Türkçe kelimeler görülmektedir. Karahanlıların İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra ise Türkçeye, Arapça ve Farsçadan yeni kelimeler girmiş, bunun yanında Türkçeden Müslümanlıkla ilgili yeni kelimeler (yapı bilgisinde değişikliğe gitmeden) türetilmiştir. Bunlar dışındaki söz varlığı ise ortaktır.
Kuzey – Doğu Türkçesi, Batı Türkçesi
11. yüzyıla kadar Altaylardan Hazar ve Karadeniz’in kuzeyine, hatta Orta Avrupa ve Balkanlara doğru giden Türkler, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra ve İran devletlerinin de ortadan kalkmasıyla 11. yüzyılın ilk yıllarından başlayarak bugünkü Azerbaycan, İran üzerinden Anadolu’ya doğru yönelmeye başlamışlardır. Sonunda 13. yüzyılda Azerbaycan ve Anadolu yeni bir Türk yurdu hâline gelmiştir. Türklerin batıda Anadolu’ya, kuzeyde Karadeniz’in kuzeyi ve batısına kadar yayılmaları, buralarda yeni kültür merkezleri oluşturmaları, o bölge halkının ağzı ile eserler yazmaları sonucunda Türk yazı dili çeşitlenerek yayıldığı bölgelere göre biri Kuzey – Doğu Türkçesi, diğeri Batı Türkçesi olmak üzere iki kola ayrıldı. 13. yüzyılda Türkçenin ikinci bir yazı dili ortaya çıktığı için bu yüzyıl Türkçenin bir dönüm noktası olarak da değerlendirilir.
KUZEY – DOĞU TÜRKÇESİ
Orta Türkçe döneminde, Eski Türkçenin bir devamı olarak 13. ve 14. yüzyıllarda Orta Asya ile Hazar denizinin kuzeyindeki Türkler arasında kullanılan yazı dilidir. Eski Türkçenin bir çok izlerini taşımakla birlikte yeni Türkçenin özellikleri de yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştır.
Kuzey ve Doğu Türkçesi arasındaki farkların giderek artmasıyla bu yazı dili, 15. yüzyılda Kuzey Türkçesi ve Doğu Türkçesi olarak iki kolda gelişmesini sürdürmüştür:
a) Kuzey Türkçesi
Kıpçak Türkçesi ve Tatar Türkçesi olarak da adlandırılan Kuzey Türkçesi, Hazar denizinin kuzeyinden batıya doğru yayılan Türklerin kullandıkları yazı dilidir. Aslında bu yazı dilinin Doğu Türkçesi yazı dilinden pek de farklı bir yanı yoktur. Ancak Kazan ve çevresinde bilhassa 18. ve 19. yüzyıllarda gelişme göstermiştir. Bu dönemde tarihî yazı dilini kullanan Türk gruplarının yavaş yavaş edebî dillerine kendi ağızlarından kelimeler kattıklarını görürüz. Gaspıralı İsmail’in “Dilde, fikirde, işde birlik.” uranı* ile yayımladığı Tercüman gazetesi Kazan Türkçesini İstanbul ve Taşkent Türkçeleriyle birleştirmeyi amaçlamıştır. Bugünkü Kazan Tatarlarının, Kırgızların ve Kazakların dilleri Kuzey Türkçesinin önde gelen kollarındandır.
b) Doğu Türkçesi
Harezm-Kıpçak Türkçesinin bir devamı olarak 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar gelişmesini sürdüren, Orta Asya (yani Doğu) Türklüğünün yazı dilidir. Çağatayca olarak da adlandırılan bu yazı dili, Sekkakî, Lütfî, Gedâî, Ali Şir Nevâyî, Hüseyin Baykara, Şiban Han, Muhammed Salih; Babür; Ebulgazi Bahadır Han gibi şair ve yazarlar tarafından temsil edilir.
“Klâsik devir Çağatay edebiyatının olduğu kadar, bütün Türk edebiyatının da en önemli şahsiyetlerinden biri olan Ali Şir Nevâyî, Azerî ve Anadolu sahasında da okunmuş, Osmanlı şairlerince üstat tanınmış ve XV. yüzyıldan bu yana şiirlerine pek çok nazire yazılmıştır. Meydana getirdiği divan, mesnevi, tezkire, hâl tercümesi, tarih vb. gibi değişik türlerde; musiki, aruz, dil, din vb. gibi farklı konularda kaleme aldığı otuza yakın eser, klâsik Çağatay edebiyatının teşekkülünde ve gelişmesinde büyük hizmet görmüştür.”[1][3]
Ali Şir Nevâyî’nin Türkçeyle Farsçayı karşılaştırarak Türkçenin Farsçadan üstün olduğunu anlatan Muhâkemetü’l- Lûgateyn (İki Dilin Muhakemesi) adlı eseri dil tarihi bakımından özellikle anılmaya değer niteliktedir.
Bugünkü Pakistan, Hindistan ve Afganistan topraklarında 16. yüzyılın başlarında büyük bir Türk devleti kuran Babür Şah, Çağatay şiirinin ve nesrinin güzel örneklerini vermiştir. Babür Şah’ın Vekayi adlı eseri ise, dünya hatıra edebiyatının önemli kaynaklarındandır.
17. yüzyılda Çağatay Türkçesini temsil eden Ebü’l-Gazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türkî ve Şecere-i Terâkime adlı eserleri meşhurdur.
Doğu Türkçesi günümüzde, Batı Türkistandaki Modern Özbek Türkçesiyle ve Doğu Türkistanda Yeni Uygur Türkçesiyle temsil edilmektedir.
BATI TÜRKÇESİ
Hazar’ın güneyinden batıya uzanan ve Azerbaycan (Kuzey Azerbaycan ve Güney Azerbaycan), Anadolu, Adalar, Rumeli, Irak ve Suriye’de konuşulan Türkçeye Batı Türkçesi denmektedir. Bugünkü yazı dillerinin sınıflandırılmasında Türkiye Türkçesi, Gagavuz Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi ve Türkmen Türkçesi Batı Türkçesi grubunda yer almaktadır. Türk yazı dilinin bu kolu Oğuz lehçesine dayandığı için Oğuz grubu olarak da adlandırılır.
12. yüzyılın sonlarıyla 13. yüzyılın başlarından günümüze kadar kesintisiz olarak devam eden ve Eski Türkçeden sonra oluşan Türkçenin iki büyük kolundan biri olan bu yazı dili, Türklüğün en büyük ve en verimli yazı dilidir. Türkçenin diğer yazı dillerine göre en çok gelişme gösteren koludur.
Bugün Batı Türkçesi; Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Gagavuz Türkçesi ve Türkmen Türkçesi olmak üzere varlığını dört kolda devam ettirmektedir. Türkmen Türkçesi, yüzyıllarca Doğu Türkçesinin etkisi altında kaldığından Türkiye Türkçesine yakınlığı Azerbaycan Türkçesi kadar değildir. Gagavuz Türkçesi de Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra edebî dil olma yolunda büyük gelişmeler göstermektedir.
Türkiye Türkçesi, Batı Türkçesinin ana kolunu oluşturur ve tarihî süreçte kendi içinde üç döneme ayrılır:
a) Eski Anadolu (Eski Türkiye) Türkçesi
13. yüzyılın başlarından 15. yüzyılın sonlarına kadar Anadolu ve Rumeli’de kullanılan, Oğuz temelindeki Türkçe olup Batı Türkçesinin ilk dönemini oluşturur.
Eski Anadolu Türkçesi, gramer şekilleri bakımından kısmen Eski Türkçeye bağlı olmakla birlikte, Kuzey ve Doğu Türkçelerine göre hızlı bir gelişme gösterdiği için bu dönemde yeni gramer şekilleri ortaya çıkmaya başlamıştır.
Eski Anadolu Türkçesini Anadolu’daki siyasî ve sosyal gelişmelere bağlı olarak kendi içinde Selçuklu Dönemi Türkçesi, Beylikler Dönemi Türkçesi ve Osmanlı Türkçesine Geçiş Dönemi Türkçesi olmak üzere üç döneme ayırmak mümkündür.
Anadolu Selçukluları döneminde bilim dili Arapça, resmî dil Farsça olduğu için Türkçeyle dinî, ahlâkî özellikler taşıyan ve daha çok halka seslenen eserler yazılmıştır. Bu eserlerin yazılmasında beylerin; kendi millî dil ve kültürlerine önem veren, Türkçe yazan bilim adamlarını ve şairlerini koruyup destekleyen tutumları oldukça etkili olmuştur. Bilhassa, Karamanoğlu Mehmet Bey’in 15 Mayıs 1277’de dellâl çağırtarak yaydığı “Şimden gerü dîvânda, dergâhta, bârgâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.”[2][4] fermanı oldukça önemlidir.
Selçuklu devletinin parçalanmasından sonra ortaya çıkan Anadolu Beyliklerinde ise beylerin de millî geleneklere ve Türkçeye önem vermeleri sonucunda dil ve edebiyat açısından verimli bir dönem başlamıştır. Bu devirde Selçuklu döneminin az sayıdaki eserlerine karşılık yüzlerce eser meydana getirilmiştir.
Arapça ve Farsça unsurların henüz fazla olmadığı bu dönemin Eski Türkçeden ayrılan özellikleri olmakla birlikte bugünkü Türkiye Türkçesinin de temelini oluşturur.
b) Osmanlı Türkçesi
Pratikte kısaca Osmanlıca diye de adlandırılan Osmanlı Türkçesi, 15. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı devletinin sınırları içinde kullanılan yazı dilidir.
Bu dönemin en belirgin özelliği, Arapça, Farsça gibi yabancı dillerden oldukça fazla kelime ve gramer şeklinin Türkçeye girmiş olmasıdır. Klâsik bir edebiyat oluşturma ve sanat yapma anlayışıyla Türk yazı dili âdeta Arapça, Farsça ve Türkçe kelimelerden oluşan üçüz bir dil hâline getirilmiştir. Konuşma diliyle yazı dili arasındaki farklar her geçen gün artarken bir tarafta konuşulan fakat yazılmayan bir dil; diğer tarafta yazılan fakat konuşulmayan bir dil ortaya çıkmıştır.
Halka, halkın diliyle seslenen halk şairlerinin yalın Türkçesi yanında sanat yapma endişesiyle sadece belli bir zümrenin anlayabildiği, halkın anlamadığı, konuşmadığı unsurlar divan şairleri aracılığıyla dile girmiştir. Bu durum 17. yüzyılda doruğa çıkmıştır.
Dilde ortaya çıkan bu ikilikten kaynaklanan anlaşılmazlık sorunu, 17. yüzyılda mahallîleşme hareketiyle yavaş yavaş çözülmeye başladı. Bu çözülme 18. yüzyıl boyunca ve Tanzimat’a kadar devam ettiyse de Türkçe, yabancı kelimelerle yüklü ağır bir dil olarak varlığını Batı Türkçesinin üçüncü dönemini oluşturan Türkiye Türkçesine kadar sürdürdü.
c) Türkiye Türkçesi
Batı Türkçesinin bugün içinde bulunduğumuz üçüncü dönemidir. Türkiye Türkçesi teriminden, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dili olan ve bugün çok geniş bir alanda kullanılan Türk yazı dili anlaşılır.
Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının (Z.Gökalp, A.C. Yöntem, A.Koyuncu) konuşma dilinden yeni bir yazı dili yaratma amacıyla Genç Kalemler dergisinde başlattıkları Yeni Lisan hareketi bu dönemin başlangıcı olarak kabul edilir. Yeni Lisan makalesinde bu hareketin amacı, “Millî bir edebiyat meydana getirmek için önce millî bir dile ihtiyaç vardır. Bu dil konuşulan dil, İstanbul Türkçesidir. Yazı diliyle konuşma dili birleştirilirse millî bir edebiyat ancak o zaman dirilecektir. Bunun için de yapılacak tek şey dilde Türkçenin kurallarını geçerli kılmak olacaktır.” şeklinde özetlenmektedir.
Türkçenin sadeleşmesinde de önemli bir yeri olan Yeni Lisan hareketinin gerçekleşmesinde bugün de geçerliğini sürdüren ilkeler benimsenmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:
· Arapça ve Farsçadan Türkçeye giren dil bilgisi kuralları ve bu kurallarla yapılan bütün tamlamalar kaldırılmalıdır.
· Dilimize Arapça ve Farsçadan girmiş kelimelerle yapılacak yeni isim ve sıfat tamlamaları, Türkçenin kurallarına göre yapılmalıdır.
· Yazı diliyle konuşma dili arasındaki büyük ayrılığı kaldırmak için yazı dili konuşma diline yaklaştırılmalı, İstanbul konuşması, yazı dili olmalıdır.
· Bu ilkelerden yola çıkarak taklit değil, yeni ve millî bir edebiyat meydana getirilmelidir.
Bu ilkelerden hareketle yabancı kural ve kelimelerden hızla temizlenen Türkçe, Millî Edebiyat Akımıyla da İstanbul ağzına dayanan bir yazı dili şeklinde gelişmesini sürdürdü.
“Türkiye Türkçesinin gelişmesi içinde Yeni Lisan hareketinden sonra en geniş çalışma Dil inkılâbı’dır. Dil inkılâbı, dil konusunu, önemi ve gelişme şartları bakımından çok yönlü ve sağlam bir zeminde ele alma ve olgunlaştırma hareketidir. 1928’de Lâtin alfabesinin kabulü, 1932’de Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu)’nin kuruluşu bu hareketin önemli halkalarıdır. Bu devrede Türkçeye devlet eli uzanmış ve Türkçeleşme hareketi devletin desteği ile yürütülmüştür. Bu hareketin ana hedefleri şunlardır:
1. Yeni Lisan hareketinden sonra da Türkçede kalmış bazı yabancı gramer şekilleri ve kelimeleri dilden atmak,
2. Dili, milleti birleştiren, millî kültür etrafında toplayan önemli bir varlık olarak görme fikrini genişletmek,
3. Türkçeye, yapı ve özelliklerine uygun bir gelişme zemini hazırlamak,
4. Türkçeyi eğitim dili hâline getirmek,
5. Türkçeyi, ilim ve kültür dili hâline getirmek,
6. Türkçeyi bir ilim kolu olarak inceleme ve araştırma konusu yapmak,
7. Dile yeni kelime katacak kelime türetme yollarına işlerlik kazandırarak, bu yolla dili zenginleştirmek.
Dil inkılâbı ile Türkçede, 1940’lı yıllardan itibaren bir tasfiyecilik hareketi görülür. Zaman zaman Türkçenin tabiî gelişmesinin önünü tıkayan bu tasfiyecilik hareketi artık hızını kaybetmiştir. Fakat bugün Türkiye Türkçesi yeni bir tehlike ile karşı karşıyadır. Bu da batı kökenli kelimelerin kullanılışının gittikçe artmasıdır.”[3][5]
Azerbaycan Türkçesi
Türkiye Türkçesiyle büyük bir yazı dili ayrılığı göstermeyen Azerbaycan Türkçesi, esasen 16. yüzyıla kadar Eski Anadolu Türkçesi içinde bir ağız olarak varlığını sürdürmüş, bu yüzyıldan sonraki gelişmelerle bir lehçe görünümü kazanmıştır. Türkiye Türkçesi batı dillerinden etkilenirken Azerbaycan Türkçesi, bir dönemdeki Sovyet hakimiyetinin sonucu olarak Rusçadan; Güney Azerbaycan’ın İran sınırları içinde olması ve komşuluk ilişkileri sebebiyle de Farsçadan etkilenmiştir.
Azerbaycan Türkçesi bugün bağımsız bir devlet olan Azerbaycan Cumhuriyetinde, İran’daki Güney Azerbaycan’da ve dağılan Sovyetlerdeki Azerbaycan Türkleri arasında bir yazı dili olarak kullanılmaktadır.
turkcenin gelecegi -hayati develi
Hayati Develi
Bu konuşmada Türkçenin geleceğinden bahsedeceğiz. Ama biz ne bir kâhin ne de bir müneccim olduğumuza göre gelecekten haber verecek değiliz. Yapmak istediğimiz dünün ışığında bugünü değerlendirerek yarın neler olabileceğine dair bir tasarımda bulunmaktan ibarettir.
İnsan, tarihsel bir varlıktır; yani var oluşu tarih ile, zaman boyutu ile mümkün olabilen bir varlıktır. Bu şu demektir : İnsan birey olarak hayata başladığında kendisinden önceki atalarının başarılarını tevarüs eder. Bu tevarüs süreci öğrenme ile mümkün olur. Sonra her nesil kendi başarılarını tevarüs ettiği başarılara eklemleyerek bir sonraki nesile öğretir, yani aktarır. Bütün bu tevarüs edilip miras bırakılan başarılar toplamına kısaca “kültür” diyebiliriz. Kültür aktarımını mümkün kılan yegâne vasıta ise “dil”dir. Dil olmazsa başarıların öğrenilip öğretilmesi, aktarılması; insana tarihsellik boyutunu kazandıran sürecin işlemesi mümkün olmaz. Toplum hâlinde yaşamak insana has bir yaşama biçimi sayılamasa da tarihselliğin doğurduğu “kültür toplumu” olma niteliği insana hastır. Ve söylediğimiz gibi bunu mümkün kılan “dil” adını verdiğimiz varlık-alanıdır. Şu hâlde şöyle diyebiliriz : Eğer dil varlık-alanı olmasaydı, tarihsel varlık-alanına sahip bir canlı türü olarak insan var olamayacaktı, yani insan bir kültür-toplumu oluşturamayacaktı. Nitekim, hepimizin bildiği kimi hayvan türleri -karınca, kurt, arı vs. gibi birçok canlı türü- toplum halinde yaşamakta, ancak bunlar bir toplumsal belleğe, tevarüs edilip aktarılan bir kültüre sahip bulunmamakta, tarihsel boyuttan yoksun oluşları yüzünden yüzyıllardır yaklaşık olarak aynı biçimde yaşamaktadırlar. Bunun sebebi tarihselliği ve kültür aktarımını mümkün kılacak bir dile sahip olmayışlarıdır.
İnsanın toplum hâlinde yaşamasının bir başka hikmeti de bilişip tanışmadır. Yahut şöyle de diyebiliriz : Bilişip tanışıyor olmak insan toplumunun ayırıcı niteliklerindendir. Ancak bu biliş ve tanış olma durumu yalnızca eşsüremli olmaktan ziyade artsüremli boyutu da olan bir olgu olarak değerlendirilmelidir. Biz, zamandaşımız olan insanları dil aracılığıyla bilip tanıdığımız gibi bizden önceki nesillerin yapıp ettiklerini, yani başarılarını da dil ile tanırız. Bilişip tanışıyor olmak aslında anlaşıp paylaşıyor olmak demektir. Böylece toplumlar kendilerine özgü ortak paylaşımlardan oluşan bir kültürel kimlik oluştururlar. İnsanın üretmediği, ancak tevarüs ettiği, kendi başarılarını eklemlediği bu başarılar bütünü, yani kültür o toplumun kimliğini oluşturur. Eğer başkalarına benzemeyen bir toplumdan bahsediyorsak aslında başkalarından farklı olan bir kültürden bahsediyoruz, demektir. Söylediğimiz gibi bunu mümkün kılan dildir.
Buraya kadar söylediklerimiz kısaca şundan ibarettir : Nasıl insanın varlığı dil ile mümkün olabiliyorsa, bundan daha bağlayıcı bir şekilde kültür-toplumunun varlığı da dil ile mümkündür. Daha bağlayıcı bir şekilde diyoruz; zira dili olmayan bir insanın hayatiyetini sürdürmesi belki tasarlanabilir bir şeydir, ancak dili olmayan bir toplum tasarımı mümkün değildir. Dil yoksa toplum da yoktur. Demek ki, aslında bir dil’in geleceğinden bahsederken o dil ile toplum içi iletişim kuran ve kültür aktarımını sağlayan toplumun geleceğinden bahsediyoruzdur. Elbette birer birer yok edilmedikleri sürece herhangi bir toplumun bireyleri üreme yoluyla varlıklarını sürdüreceklerdir. Ancak tarihsellik bağını mümkün kılan dilin ortadan kalkması kültürel zincirin kopmasına, toplum hafızasının ve dolayısıyla kimliğinin yok olmasına sebep olacağı için, o dil ile iletişim kurmayan toplumlar başka bir kimlik edinip başka bir kültüre eklemlenirler. Şöyle diyebiliriz : Hâlâ aramızda Sümerlerin, Hititlerin, Lidyalıların soyundan gelenler yaşamaktadır. Ancak bunların hem eşzamanlı hem de artzamanlı olarak toplumsal bağlarını sağlayan dilleri ortadan kalktığı için artık bu toplumlar yaşamıyorlar. Eski Türk halklarından olan İdil boyu Bulgarları başka bir Türk toplumunun, yani Kıpçakların içinde kendi dillerini kaybettikleri için bugün Bulgar halkından bahsetmek mümkün değildir. Aslında yine bir Türk halkı olan Tuna boyu Bulgarlarının durumu bize etnosun adının taşınmasının kültürel kimliğinin taşınması anlamına gelmediğini gösteren ilgi çekici bir örnektir. Türk dilli olan Tuna Bulgarları, dillerini unutup Slavlaşmışlar; hâlâ Bulgar etnonimini taşımakla birlikte tarihsel Bulgar kimliğini kaybetmişler; yeni, Slavyen bir halk olarak ortaya çıkmışlardır.
Bütün bu söylediklerimizin özeti olmak üzere şunu ifade edebiliriz : Dili, bir toplumun kültürel kimliğini mümkün kılan bir varlık-alanı olarak görüyoruz. Ancak bu varlık alanı toplumsal olanı dışından değil içinden sarıp sarmaladığı, onun biçimini aldığı için, dile baktığımız zaman toplumun ne olduğunu da görebiliriz. Bu durumda kültürel bir kimlik sahibi olarak Türkler gelecekte şu iki yoldan birine girmiş olacaklardır : Türk dilli ve tarihsel Türk kültürel kimliğini taşıyan bir toplum olmak veya Türk dilli olmayan bir toplum olmak. Ben tarihsel kültürel kimliğin taşıyıcısı olan dilini unutup da yine de bu tarihsel kimliği doğal akışı içinde sürdüren bir topluluk bilemiyorum.
Artık buradan itibaren şu soruya cevap aramalıyız: Bir dilin hayatiyetini mümkün kılan şartlar nelerdir?
Yukarıda dedik ki, dil bir toplumu sarıp sarmalar, onun biçimini alır. Bu aslında şu demektir : Dil bir toplumun aynasıdır. İnsan başarılarının tümü dilde bir karşılık bulur; çünkü herhangi bir “şey”in varlık alanına çıkabilmesi ancak dilsel varlık-alanında karşılığının olması ile mümküdür. “Gösteren”i olmayan bilinemez. Eğer bir şey varsa göstereni vardır, yani dilsel göstergeler sisteminde yerini almıştır. Şu hâlde biz toplumun diline, dil kategorilerine bakarak kimliği ve kültürünün niteliği konusunda açık bilgiler edinebiliriz. Demek ki, dil nasıl bir toplumun varlığını mümkün kılıyorsa, toplum da başarılarıyla dilini geliştirmektedir. Şu halde eğer bir dilin zenginliğinden, gücünden söz ediyorsak, aslında o dille iletişim kuran toplumun zenginliğinden ve gücünden yahut fakirliğinden, zayıflığından söz ediyoruz demektir.
11. yüzyılda yaşayan İslâm âlimi İbn Hazm, dillerin güçlü ve zengin oluşuyla o dili konuşan toplumların siyasî ve iktisadî durumu arasında bir doğru orantı bulunduğunu söyler. İnsanlık tarihi ve günümüzdeki durum bu görüşü kuvvetle desteklemektedir : Siyasî ve iktisadî güç, bilhassa bir arada olduğunda o toplumun dili güçlenmekte, kavramsal genişliği artmakta, diğer diller üzerindeki tesir alanı genişlemektedir. Kendi tarihimize bakarsak, Türklerin nihayete ermekte olan ikinci bin yılda güçlü bir şekilde tarih sahnesine çıktığını, siyasî güçlerinin artmasına paralel olarak dillerinin de güçlendiğini, kavramsal zenginliğini artırdığı gibi, tesir coğrafyasını da genişlettiğini görürüz. İkinci binin başlarında Anadolu’da Türkçe konuşulmazken yaklaşık dört yüz sene içerisinde Türkçe bütün Anadoluya, Balkanlara hakim olmuş; Arabistan, Kuzey Afrika, Yunan yarımadası Türkçe konuşulan veya Türkçenin ortak dil olduğu alanlar hâline gelmiştir. Bu imkânı Türkçeye sağlayan, onu konuşan toplumun enerjisi, üstün başarıları olmuştur. Toplumun başarılarının azalması dilin gücünü zayıflatan unsurlar arasında yer almaktadır. Elbette gelecekte Türkçenin ne olacağı Türklerin ne olacağından, gelecekteki Türkçenin gücü yine gelecekteki Türklerin gücünden bağımsız olarak ele alınamaz.
Birkaç yüzyıldır Türkçe, Türklerin siyasi varlık alanlarının daralmasına paralel olarak daralıp küçülmekte, etki alanını azaltmakta. Örnek olarak 18. veya 19. yüzyılı ele alırsak kendi zamanında Türkçe olarak nitelenen herhangi bir metin -bugünlerde terkedilmekte olan bir söylemle- Adriyatikten Çin seddine kadar uzanan bir dolaşım alanı bulabiliyordu kendine. Belgrad’dan yola çıkan biri anılan coğrafyayı sadece Türkçe konuşarak gezebiliyordu. Bugün ise dünya coğrafyası değişmiş, bu coğrafyada Türklerin oynadığı rol küçülmüş; “Türkçe” yalnızca Türkiye’de konuşulan dili ifade eder olmuştur. Orta Asya ve deşt-i Kıpçakta yaşayaşn halklar Stalinci uygulamalarla Türk olmaktan çıkarılmış Tatar, Kazak, Kırgız, Azerbaycanlı olmuşlar; her birine ayrı bir ulusal kimlik, yerel bir dil, özgün birer alfabe verilerek bütünden uzaklaştırılmışlardır. Bizim entellektüellerimiz de anılan coğrafyada Türk dilli halkların yaşadığını son on yılın gelişmeleri sayesinde farketmiştir. Bugün herhangi bir Türkçe metnin yukarıda anılan coğrafyada tedavülü mümkün görünmüyor.
Bir toplumun ayakta durabilmesi ancak başarılarıyla mümkündür. Üretmeyen toplumlar yok olmaya mahkûmdurlar. Varlığını sürdürmek isteyen her toplum ileriye doğru adımlar atmalıdır. Bu bağlamda yerinde sayan toplumların bile varlıklarını sürdürme şansları çok fazla değildir. Peki, bir toplum hangi başarıları gösterirse varlığını, hayatiyetini sürdürme imkânı bulur? Kanaatimce herhangi bir toplumun öncelikle zihinsel alanda üretken olması gerekir. Çünkü kavramları ve nesneleri doğuran zihinsel alandaki üretimdir. Bu alanda üretici olmayan, ancak başkalarının ürettiğini alıp satan toplumların da her zaman bir var oluş tehlikesi altında yaşamalarını sürdürmeleri kaçınılmazdır. Zihinsel alandan kastımız esas olarak felsefe, bilim ve sanat üretimleridir. Bunların bir piramide benzeyen bütün insan faaliyetlerinin en tepesinde yer aldığını düşünüyorum. Eğer bunlar arasında da bir sıralama yapmamız gerekirse en üste felsefî düşünceyi, ondan sonra bilim ve sanat faaliyetlerini koymalıyız. Çünkü bilimi de sanatı da üreten felsefî düşünce olsa gerektir. Bu zihinsel alan her türlü yeniliğin, kavrayışın, buluşun ortaya çıktığı alandır. Bir toplum düşünce imal etmiyorsa kendi orijinalitesini yitirir; kendi kavramlarını üretemez. Bir süre sonra bakar ki, başka toplumların kavramlarıyla konuşuyor, başka toplumların terminolojisiyle algılıyor dünyayı. Hemen arkasından gelen ve sırtını felsefî düşünceye, yani teorik alana dayayan bilim, bilgiyi ve teknolojiyi üretir. Piramidin en tepesi toplumun aklı ve yüreği mesabesindedir. Burası temiz ve canlı olduğu sürece toplum üretken ve sağlıklı olur. Dilin gücünü belirleyen de felsefî düşüncenin ve bilimsel üretkenliğin gücüdür. Bu alanlarda üretken olmayan, tembel olan bir toplum elbette ihtiyaçlarını başka toplumların üretimlerini tüketerek karşılamak zorunda kalır. Üretmeden tüketmek siyasî ve iktisadî alanda olduğu gibi dil alanında da bir büzülmeye, giderek yok olmaya götürür. Felsefe ve bilim üretmeyen bir toplum önce kelimeler almaya başlar; sonra kendi dilini yetersiz görüp dilini değiştirmeye kalkışır. Başdöndürücü bilimsel gelişmelerin yaşandığı günümüz dünyasında tek tek kelimeleri, kavramları karşılamaya, çevirmeye kalkışmak çoğu zaman onları üretmekten daha yorucu bir iş halini almakta ve bunun yerine bu başarıların ortaya konulduğu dillerin kullanımı gündeme gelmektedir.
Türkçenin geleceğini bu açıdan değerlendirirsek iç açıcı bir manzarayla karşılaşamayız : Türkiye’de hâlâ bir felsefe geleneği kurulmuş değildir, güçlü bir felsefî faaliyetten söz etmek mümkün görünmüyor. Felsefeci gibi görünenlerin çoğu aslında bu işe hevesli aydınlar. Bunun sebeplerini elbette siyasal yapının özgür düşünceyi kısıtlayıcılığında arayabiliceğimiz gibi, entellektüel tembellikte ve dahası felsefî geleneğin olmayışında aramak da mümkündür. Netice olarak, orijinal teorilerle, yeni kavramlarla Türk entellektüellerinin, bilim adamlarının ufkunu açacak bir felsefî başarıdan bugün için yoksunuz. Buna bağlantılı olarak bilim üretimimizin de dünyayla kıyaslandığında yok mesabesinde olduğu görülüyor.
Güçlü bir dil olduğu kabul edilen İngilizce ile bu noktada bir karşılaştırma yapmakta fayda var : Bilgisayar teknolojileri ile ilgili çalışmalar aşağı yukarı Kırklı yıllarda başlamış, günümüze gelindiğinde bu çalışmalar İngilizceye orta büyüklükte bir sözlük hacminde yeni kelime veya anlam kazandırmıştır. Yine uzaya araç gönderme ile ilgili çalışmaların İngilizceye getirisi on beş bin kelime civarındadır. Biz ise bu zamanı kısır siyasî çekişmeler ve çatışmalarla doldurduk. Bugün bu devasa sözvarlığına karşı tercümeden başka bir yol bulamıyoruz. Oysa iş tercümeyle, kelimelere karşılık bulmakla olacak gibi görünmüyor. Şu hâlde diyebiliriz ki, Türkçenin geleceğini belirlemede önümüzdeki yüzyılda felsefî düşünceye, dahası her türlü düşünceye ne kadar özgürlük tanınacağı, bilimsel özgürlük ve üretkenliğin ne derece mümkün olacağı, önemli bir etken olacaktır.
İnsanların ana dillerini edinmeleri çocukluktan başlayıp devam eden bir süreçtir. Dil edinimi belki yaklaşık olarak ergenlik çağının sonlarında, üniversite yıllarında büyük ölçüde tamamlanmış sayılabilir, ama sona ermez. İnsan ölünceye kadar dilini öğrenmeye, geliştirmeye devam eder. Asıl dil eğitiminin ise iki safhası vardır : Birincisi ve aslî olanı okul öncesi, ikincisi ise okul dönemi. Hepimiz ana dilimizin temelini ailede, sokakta öğreniriz. Okulda bize öğretilen okuma yazmanın dışında standart dildir. Okul bize felsefî ve bilimsel düşünceye hazırlayan bir dil başarısı kazandırır. Bilim ve kültür kavramlarının birçoğunu okul döneminde ediniriz. Okul döneminde iyi bir dil eğitimi almamış bireyin o dilin standardını elde etmesi, kültür kavramlarını bilmesi mümkün olmaz. Türkçenin geleceğini anlamaya çalışırken işte okul dönemindeki bu dil eğitimi meselesine de bir projeksiyon tutmamız gerekir. Burada iki durumla karşılaşıyoruz : 1) Türkçenin öğretilmesi 2) Öğretim dilinde Türkçeden uzaklaşma.
Bu maddeleri kısaca ele almak istiyorum. Türkçenin öğretilmesi konusunda eğitim ve öğretim aygıtımızın pek de başarılı olduğu söylenemez. Liseyi bitiren bir öğrencinin zengin bir Türkçe dağarcığına ve Türkçe kullanım kapasitesine sahip olduğunu söylemek son derece zordur. Bırakalım konuşmayı, sadece kaligrafi konusu olarak yazı yazmada bile bir standart tutturulabilmiş değildir. Orta halli bir öğrenci kendini güzel Türkçe ifadelerle anlatmaktan, birazcık edebî ve felsefî tat verilmiş söylemleri anlamaktan mahrumdur. Daha birkaç yıl öncesine kadar ilkokul öğrencileri yoğun bir sınav baskısı altında beş yıllarını test çözmekle geçiriyorlar, ne doğru dürüst bir kompozisyon yazıyor, ne de tahtaya çıkıp herhangi bir konuda konuşma konusunda eğitiliyorlardı. Bugün de durum çok değişmiş değildir. Kırk elli kişilik sınıflarda bir Türkçe öğretmeni hangi düzeyde dil eğitimi verebilir ki?
Bundan daha da vahim olan bir durum, yabancı dille eğitim virüsünün bugün ilkokullara, hatta anaokullarına kadar yayılmış olmasıdır. Devlet paradoksal bir biçimde kendi varlığını tehdit edebilecek bir gelişmeye kendisi destek vermekte, yabancı dille eğitim yapan okullar açmakta; hatta hep tenkit edilen Cumhuriyet öncesi medreselerinde bilim dilinin Türkçe olmayışı durumu yeniden yaratılmaktadır. Bugün yabancı dille eğitimde şöyle bir duruma ulaşılmış bulunuluyor : Yabancı dille eğitim o eğitimi veren kurumlara itibar kazandırmakta ve Türkiye’nin en itibarlı üniversiteleri de yabancı dille eğitim vermektedir. Bu üniversiteler arasında ODTÜ’yü, Boğaziçi’yi, Bilkent’i, Koç, Sabancı gibi özel üniversiteleri saymalıyız. Bunlar devlet aygıtının başında oturacak birinci sınıf aydınları, teknokratları yetiştirmektedirler. Gazetelerin “İnsan Kaynakları” sayfalarında neredeyse Türkçe ilan yok gibi. Bir toplumun kendi dilini bırakıp da başka bir toplumun / üstün gördüğü bir toplumun diliyle eğitim yapmasındaki yıkıcı ve kahredici aşağılık kompleksini bir yana bırakalım. Böyle bir eğitim sistemi asıl Türkçe bilim dilinin, terminolojisinin yok olmasına sebep olmaktadır ki, bilim diline yukarıda verdiğimiz kıymet göz önüne alındığında son derece zararlı sonuçlar doğurması kaçınılmazdır. Yabancı dille eğitim gören veya veren bilim adamları kendi buluşlarını bile bu yabancı dil aracılığıyla isimlendirmekte, Türkçe adların onları bilimsel alanın dışında bırakacağını düşünmektedirler.
Bir işadamı niçin yabancı dilde ilan verir? Elbette yabancı dili iyi bilen eleman istihdam etmek için. Sonra da bu elemandan o yabancı dili kullanmasını ister. Bugün birçok büyük şirkette iletişim dili Türkçe değildir. Gününün sekiz on saatini yabancı dil ortamında geçiren adamın ana dili güdükleşmekte, hele ailelerde eşlerin ikisi de iyi derecede yabancı dil biliyorsa iş Türkçeyi bırakıverme noktasına varmaktadır. Benim vaktiyle “Livaneli sendromu” olarak isimlendirdiğim bu durumda birey artık yabancı dilin kelimelerini günlük hayatın bir parçası olarak algılamakta, Türkçesi gerektiğinde “Aham, buna ne derlerdi Türkçede?” gibi ifadelere başvurmaktadır. Tepeden başlayan bu Türkçeden kaçışın sonuçları elbette Türkçe ve Türk kimliği açısından hayırlı olmayacaktır. Sözümüzün başında vermeye çalıştığımız teorik yaklaşımda ifade ettiğimiz gibi, dil kültürel kimliğin ne olduğunu belli eder; eğer dilinizi terkederseniz kültürel kimliğinizi de terketmiş olursunuz.
Bu olumsuz tablonun ardından kendimce iyi bulduğum haberlere geçiyorum :
Bugün Türkçe son yıllarda Türklerin iktisadî ve siyâsî sıçramalarına paralel olarak kendine yeni imkân alanları keşfetmiştir. Herşeyden önce Avrupada yaşayayan TC vatandaşı insanları Türkiye Türkçesinin etki alanını ve gücünü artıran unsurlar olarak değerlendirmek gerekir.
Sovyetlerin dağılmasından sonra ortaya çıkan durum da Türkçe için yeni imkân alanları aşmıştır. Burada Türkçe derken Türkiye Türkçesini kastediyorum. Buralarda açılan resmi ve özel okullarda yüzlerce insan Türkiye Türkçesini öğreniyor. Türkçe bir metnin anlaşılabilirlik alanı hızla genişliyor. Eğer Türkiye Türkçesi iyi işlenir, uygun araçlar oluşturulabilirse Türk dünyasındaki ortak iletişim aracı olması muhtemeldir. Uydu üzerinden yayın yapan onlarca televizyon ve radyo kanalı Türkçenin hayat süresini uzatan, onu destekleyen, etki alanını genişleten birimler değerindedir.
Bu konuşmada Türkçenin geleceğinden bahsedeceğiz. Ama biz ne bir kâhin ne de bir müneccim olduğumuza göre gelecekten haber verecek değiliz. Yapmak istediğimiz dünün ışığında bugünü değerlendirerek yarın neler olabileceğine dair bir tasarımda bulunmaktan ibarettir.
İnsan, tarihsel bir varlıktır; yani var oluşu tarih ile, zaman boyutu ile mümkün olabilen bir varlıktır. Bu şu demektir : İnsan birey olarak hayata başladığında kendisinden önceki atalarının başarılarını tevarüs eder. Bu tevarüs süreci öğrenme ile mümkün olur. Sonra her nesil kendi başarılarını tevarüs ettiği başarılara eklemleyerek bir sonraki nesile öğretir, yani aktarır. Bütün bu tevarüs edilip miras bırakılan başarılar toplamına kısaca “kültür” diyebiliriz. Kültür aktarımını mümkün kılan yegâne vasıta ise “dil”dir. Dil olmazsa başarıların öğrenilip öğretilmesi, aktarılması; insana tarihsellik boyutunu kazandıran sürecin işlemesi mümkün olmaz. Toplum hâlinde yaşamak insana has bir yaşama biçimi sayılamasa da tarihselliğin doğurduğu “kültür toplumu” olma niteliği insana hastır. Ve söylediğimiz gibi bunu mümkün kılan “dil” adını verdiğimiz varlık-alanıdır. Şu hâlde şöyle diyebiliriz : Eğer dil varlık-alanı olmasaydı, tarihsel varlık-alanına sahip bir canlı türü olarak insan var olamayacaktı, yani insan bir kültür-toplumu oluşturamayacaktı. Nitekim, hepimizin bildiği kimi hayvan türleri -karınca, kurt, arı vs. gibi birçok canlı türü- toplum halinde yaşamakta, ancak bunlar bir toplumsal belleğe, tevarüs edilip aktarılan bir kültüre sahip bulunmamakta, tarihsel boyuttan yoksun oluşları yüzünden yüzyıllardır yaklaşık olarak aynı biçimde yaşamaktadırlar. Bunun sebebi tarihselliği ve kültür aktarımını mümkün kılacak bir dile sahip olmayışlarıdır.
İnsanın toplum hâlinde yaşamasının bir başka hikmeti de bilişip tanışmadır. Yahut şöyle de diyebiliriz : Bilişip tanışıyor olmak insan toplumunun ayırıcı niteliklerindendir. Ancak bu biliş ve tanış olma durumu yalnızca eşsüremli olmaktan ziyade artsüremli boyutu da olan bir olgu olarak değerlendirilmelidir. Biz, zamandaşımız olan insanları dil aracılığıyla bilip tanıdığımız gibi bizden önceki nesillerin yapıp ettiklerini, yani başarılarını da dil ile tanırız. Bilişip tanışıyor olmak aslında anlaşıp paylaşıyor olmak demektir. Böylece toplumlar kendilerine özgü ortak paylaşımlardan oluşan bir kültürel kimlik oluştururlar. İnsanın üretmediği, ancak tevarüs ettiği, kendi başarılarını eklemlediği bu başarılar bütünü, yani kültür o toplumun kimliğini oluşturur. Eğer başkalarına benzemeyen bir toplumdan bahsediyorsak aslında başkalarından farklı olan bir kültürden bahsediyoruz, demektir. Söylediğimiz gibi bunu mümkün kılan dildir.
Buraya kadar söylediklerimiz kısaca şundan ibarettir : Nasıl insanın varlığı dil ile mümkün olabiliyorsa, bundan daha bağlayıcı bir şekilde kültür-toplumunun varlığı da dil ile mümkündür. Daha bağlayıcı bir şekilde diyoruz; zira dili olmayan bir insanın hayatiyetini sürdürmesi belki tasarlanabilir bir şeydir, ancak dili olmayan bir toplum tasarımı mümkün değildir. Dil yoksa toplum da yoktur. Demek ki, aslında bir dil’in geleceğinden bahsederken o dil ile toplum içi iletişim kuran ve kültür aktarımını sağlayan toplumun geleceğinden bahsediyoruzdur. Elbette birer birer yok edilmedikleri sürece herhangi bir toplumun bireyleri üreme yoluyla varlıklarını sürdüreceklerdir. Ancak tarihsellik bağını mümkün kılan dilin ortadan kalkması kültürel zincirin kopmasına, toplum hafızasının ve dolayısıyla kimliğinin yok olmasına sebep olacağı için, o dil ile iletişim kurmayan toplumlar başka bir kimlik edinip başka bir kültüre eklemlenirler. Şöyle diyebiliriz : Hâlâ aramızda Sümerlerin, Hititlerin, Lidyalıların soyundan gelenler yaşamaktadır. Ancak bunların hem eşzamanlı hem de artzamanlı olarak toplumsal bağlarını sağlayan dilleri ortadan kalktığı için artık bu toplumlar yaşamıyorlar. Eski Türk halklarından olan İdil boyu Bulgarları başka bir Türk toplumunun, yani Kıpçakların içinde kendi dillerini kaybettikleri için bugün Bulgar halkından bahsetmek mümkün değildir. Aslında yine bir Türk halkı olan Tuna boyu Bulgarlarının durumu bize etnosun adının taşınmasının kültürel kimliğinin taşınması anlamına gelmediğini gösteren ilgi çekici bir örnektir. Türk dilli olan Tuna Bulgarları, dillerini unutup Slavlaşmışlar; hâlâ Bulgar etnonimini taşımakla birlikte tarihsel Bulgar kimliğini kaybetmişler; yeni, Slavyen bir halk olarak ortaya çıkmışlardır.
Bütün bu söylediklerimizin özeti olmak üzere şunu ifade edebiliriz : Dili, bir toplumun kültürel kimliğini mümkün kılan bir varlık-alanı olarak görüyoruz. Ancak bu varlık alanı toplumsal olanı dışından değil içinden sarıp sarmaladığı, onun biçimini aldığı için, dile baktığımız zaman toplumun ne olduğunu da görebiliriz. Bu durumda kültürel bir kimlik sahibi olarak Türkler gelecekte şu iki yoldan birine girmiş olacaklardır : Türk dilli ve tarihsel Türk kültürel kimliğini taşıyan bir toplum olmak veya Türk dilli olmayan bir toplum olmak. Ben tarihsel kültürel kimliğin taşıyıcısı olan dilini unutup da yine de bu tarihsel kimliği doğal akışı içinde sürdüren bir topluluk bilemiyorum.
Artık buradan itibaren şu soruya cevap aramalıyız: Bir dilin hayatiyetini mümkün kılan şartlar nelerdir?
Yukarıda dedik ki, dil bir toplumu sarıp sarmalar, onun biçimini alır. Bu aslında şu demektir : Dil bir toplumun aynasıdır. İnsan başarılarının tümü dilde bir karşılık bulur; çünkü herhangi bir “şey”in varlık alanına çıkabilmesi ancak dilsel varlık-alanında karşılığının olması ile mümküdür. “Gösteren”i olmayan bilinemez. Eğer bir şey varsa göstereni vardır, yani dilsel göstergeler sisteminde yerini almıştır. Şu hâlde biz toplumun diline, dil kategorilerine bakarak kimliği ve kültürünün niteliği konusunda açık bilgiler edinebiliriz. Demek ki, dil nasıl bir toplumun varlığını mümkün kılıyorsa, toplum da başarılarıyla dilini geliştirmektedir. Şu halde eğer bir dilin zenginliğinden, gücünden söz ediyorsak, aslında o dille iletişim kuran toplumun zenginliğinden ve gücünden yahut fakirliğinden, zayıflığından söz ediyoruz demektir.
11. yüzyılda yaşayan İslâm âlimi İbn Hazm, dillerin güçlü ve zengin oluşuyla o dili konuşan toplumların siyasî ve iktisadî durumu arasında bir doğru orantı bulunduğunu söyler. İnsanlık tarihi ve günümüzdeki durum bu görüşü kuvvetle desteklemektedir : Siyasî ve iktisadî güç, bilhassa bir arada olduğunda o toplumun dili güçlenmekte, kavramsal genişliği artmakta, diğer diller üzerindeki tesir alanı genişlemektedir. Kendi tarihimize bakarsak, Türklerin nihayete ermekte olan ikinci bin yılda güçlü bir şekilde tarih sahnesine çıktığını, siyasî güçlerinin artmasına paralel olarak dillerinin de güçlendiğini, kavramsal zenginliğini artırdığı gibi, tesir coğrafyasını da genişlettiğini görürüz. İkinci binin başlarında Anadolu’da Türkçe konuşulmazken yaklaşık dört yüz sene içerisinde Türkçe bütün Anadoluya, Balkanlara hakim olmuş; Arabistan, Kuzey Afrika, Yunan yarımadası Türkçe konuşulan veya Türkçenin ortak dil olduğu alanlar hâline gelmiştir. Bu imkânı Türkçeye sağlayan, onu konuşan toplumun enerjisi, üstün başarıları olmuştur. Toplumun başarılarının azalması dilin gücünü zayıflatan unsurlar arasında yer almaktadır. Elbette gelecekte Türkçenin ne olacağı Türklerin ne olacağından, gelecekteki Türkçenin gücü yine gelecekteki Türklerin gücünden bağımsız olarak ele alınamaz.
Birkaç yüzyıldır Türkçe, Türklerin siyasi varlık alanlarının daralmasına paralel olarak daralıp küçülmekte, etki alanını azaltmakta. Örnek olarak 18. veya 19. yüzyılı ele alırsak kendi zamanında Türkçe olarak nitelenen herhangi bir metin -bugünlerde terkedilmekte olan bir söylemle- Adriyatikten Çin seddine kadar uzanan bir dolaşım alanı bulabiliyordu kendine. Belgrad’dan yola çıkan biri anılan coğrafyayı sadece Türkçe konuşarak gezebiliyordu. Bugün ise dünya coğrafyası değişmiş, bu coğrafyada Türklerin oynadığı rol küçülmüş; “Türkçe” yalnızca Türkiye’de konuşulan dili ifade eder olmuştur. Orta Asya ve deşt-i Kıpçakta yaşayaşn halklar Stalinci uygulamalarla Türk olmaktan çıkarılmış Tatar, Kazak, Kırgız, Azerbaycanlı olmuşlar; her birine ayrı bir ulusal kimlik, yerel bir dil, özgün birer alfabe verilerek bütünden uzaklaştırılmışlardır. Bizim entellektüellerimiz de anılan coğrafyada Türk dilli halkların yaşadığını son on yılın gelişmeleri sayesinde farketmiştir. Bugün herhangi bir Türkçe metnin yukarıda anılan coğrafyada tedavülü mümkün görünmüyor.
Bir toplumun ayakta durabilmesi ancak başarılarıyla mümkündür. Üretmeyen toplumlar yok olmaya mahkûmdurlar. Varlığını sürdürmek isteyen her toplum ileriye doğru adımlar atmalıdır. Bu bağlamda yerinde sayan toplumların bile varlıklarını sürdürme şansları çok fazla değildir. Peki, bir toplum hangi başarıları gösterirse varlığını, hayatiyetini sürdürme imkânı bulur? Kanaatimce herhangi bir toplumun öncelikle zihinsel alanda üretken olması gerekir. Çünkü kavramları ve nesneleri doğuran zihinsel alandaki üretimdir. Bu alanda üretici olmayan, ancak başkalarının ürettiğini alıp satan toplumların da her zaman bir var oluş tehlikesi altında yaşamalarını sürdürmeleri kaçınılmazdır. Zihinsel alandan kastımız esas olarak felsefe, bilim ve sanat üretimleridir. Bunların bir piramide benzeyen bütün insan faaliyetlerinin en tepesinde yer aldığını düşünüyorum. Eğer bunlar arasında da bir sıralama yapmamız gerekirse en üste felsefî düşünceyi, ondan sonra bilim ve sanat faaliyetlerini koymalıyız. Çünkü bilimi de sanatı da üreten felsefî düşünce olsa gerektir. Bu zihinsel alan her türlü yeniliğin, kavrayışın, buluşun ortaya çıktığı alandır. Bir toplum düşünce imal etmiyorsa kendi orijinalitesini yitirir; kendi kavramlarını üretemez. Bir süre sonra bakar ki, başka toplumların kavramlarıyla konuşuyor, başka toplumların terminolojisiyle algılıyor dünyayı. Hemen arkasından gelen ve sırtını felsefî düşünceye, yani teorik alana dayayan bilim, bilgiyi ve teknolojiyi üretir. Piramidin en tepesi toplumun aklı ve yüreği mesabesindedir. Burası temiz ve canlı olduğu sürece toplum üretken ve sağlıklı olur. Dilin gücünü belirleyen de felsefî düşüncenin ve bilimsel üretkenliğin gücüdür. Bu alanlarda üretken olmayan, tembel olan bir toplum elbette ihtiyaçlarını başka toplumların üretimlerini tüketerek karşılamak zorunda kalır. Üretmeden tüketmek siyasî ve iktisadî alanda olduğu gibi dil alanında da bir büzülmeye, giderek yok olmaya götürür. Felsefe ve bilim üretmeyen bir toplum önce kelimeler almaya başlar; sonra kendi dilini yetersiz görüp dilini değiştirmeye kalkışır. Başdöndürücü bilimsel gelişmelerin yaşandığı günümüz dünyasında tek tek kelimeleri, kavramları karşılamaya, çevirmeye kalkışmak çoğu zaman onları üretmekten daha yorucu bir iş halini almakta ve bunun yerine bu başarıların ortaya konulduğu dillerin kullanımı gündeme gelmektedir.
Türkçenin geleceğini bu açıdan değerlendirirsek iç açıcı bir manzarayla karşılaşamayız : Türkiye’de hâlâ bir felsefe geleneği kurulmuş değildir, güçlü bir felsefî faaliyetten söz etmek mümkün görünmüyor. Felsefeci gibi görünenlerin çoğu aslında bu işe hevesli aydınlar. Bunun sebeplerini elbette siyasal yapının özgür düşünceyi kısıtlayıcılığında arayabiliceğimiz gibi, entellektüel tembellikte ve dahası felsefî geleneğin olmayışında aramak da mümkündür. Netice olarak, orijinal teorilerle, yeni kavramlarla Türk entellektüellerinin, bilim adamlarının ufkunu açacak bir felsefî başarıdan bugün için yoksunuz. Buna bağlantılı olarak bilim üretimimizin de dünyayla kıyaslandığında yok mesabesinde olduğu görülüyor.
Güçlü bir dil olduğu kabul edilen İngilizce ile bu noktada bir karşılaştırma yapmakta fayda var : Bilgisayar teknolojileri ile ilgili çalışmalar aşağı yukarı Kırklı yıllarda başlamış, günümüze gelindiğinde bu çalışmalar İngilizceye orta büyüklükte bir sözlük hacminde yeni kelime veya anlam kazandırmıştır. Yine uzaya araç gönderme ile ilgili çalışmaların İngilizceye getirisi on beş bin kelime civarındadır. Biz ise bu zamanı kısır siyasî çekişmeler ve çatışmalarla doldurduk. Bugün bu devasa sözvarlığına karşı tercümeden başka bir yol bulamıyoruz. Oysa iş tercümeyle, kelimelere karşılık bulmakla olacak gibi görünmüyor. Şu hâlde diyebiliriz ki, Türkçenin geleceğini belirlemede önümüzdeki yüzyılda felsefî düşünceye, dahası her türlü düşünceye ne kadar özgürlük tanınacağı, bilimsel özgürlük ve üretkenliğin ne derece mümkün olacağı, önemli bir etken olacaktır.
İnsanların ana dillerini edinmeleri çocukluktan başlayıp devam eden bir süreçtir. Dil edinimi belki yaklaşık olarak ergenlik çağının sonlarında, üniversite yıllarında büyük ölçüde tamamlanmış sayılabilir, ama sona ermez. İnsan ölünceye kadar dilini öğrenmeye, geliştirmeye devam eder. Asıl dil eğitiminin ise iki safhası vardır : Birincisi ve aslî olanı okul öncesi, ikincisi ise okul dönemi. Hepimiz ana dilimizin temelini ailede, sokakta öğreniriz. Okulda bize öğretilen okuma yazmanın dışında standart dildir. Okul bize felsefî ve bilimsel düşünceye hazırlayan bir dil başarısı kazandırır. Bilim ve kültür kavramlarının birçoğunu okul döneminde ediniriz. Okul döneminde iyi bir dil eğitimi almamış bireyin o dilin standardını elde etmesi, kültür kavramlarını bilmesi mümkün olmaz. Türkçenin geleceğini anlamaya çalışırken işte okul dönemindeki bu dil eğitimi meselesine de bir projeksiyon tutmamız gerekir. Burada iki durumla karşılaşıyoruz : 1) Türkçenin öğretilmesi 2) Öğretim dilinde Türkçeden uzaklaşma.
Bu maddeleri kısaca ele almak istiyorum. Türkçenin öğretilmesi konusunda eğitim ve öğretim aygıtımızın pek de başarılı olduğu söylenemez. Liseyi bitiren bir öğrencinin zengin bir Türkçe dağarcığına ve Türkçe kullanım kapasitesine sahip olduğunu söylemek son derece zordur. Bırakalım konuşmayı, sadece kaligrafi konusu olarak yazı yazmada bile bir standart tutturulabilmiş değildir. Orta halli bir öğrenci kendini güzel Türkçe ifadelerle anlatmaktan, birazcık edebî ve felsefî tat verilmiş söylemleri anlamaktan mahrumdur. Daha birkaç yıl öncesine kadar ilkokul öğrencileri yoğun bir sınav baskısı altında beş yıllarını test çözmekle geçiriyorlar, ne doğru dürüst bir kompozisyon yazıyor, ne de tahtaya çıkıp herhangi bir konuda konuşma konusunda eğitiliyorlardı. Bugün de durum çok değişmiş değildir. Kırk elli kişilik sınıflarda bir Türkçe öğretmeni hangi düzeyde dil eğitimi verebilir ki?
Bundan daha da vahim olan bir durum, yabancı dille eğitim virüsünün bugün ilkokullara, hatta anaokullarına kadar yayılmış olmasıdır. Devlet paradoksal bir biçimde kendi varlığını tehdit edebilecek bir gelişmeye kendisi destek vermekte, yabancı dille eğitim yapan okullar açmakta; hatta hep tenkit edilen Cumhuriyet öncesi medreselerinde bilim dilinin Türkçe olmayışı durumu yeniden yaratılmaktadır. Bugün yabancı dille eğitimde şöyle bir duruma ulaşılmış bulunuluyor : Yabancı dille eğitim o eğitimi veren kurumlara itibar kazandırmakta ve Türkiye’nin en itibarlı üniversiteleri de yabancı dille eğitim vermektedir. Bu üniversiteler arasında ODTÜ’yü, Boğaziçi’yi, Bilkent’i, Koç, Sabancı gibi özel üniversiteleri saymalıyız. Bunlar devlet aygıtının başında oturacak birinci sınıf aydınları, teknokratları yetiştirmektedirler. Gazetelerin “İnsan Kaynakları” sayfalarında neredeyse Türkçe ilan yok gibi. Bir toplumun kendi dilini bırakıp da başka bir toplumun / üstün gördüğü bir toplumun diliyle eğitim yapmasındaki yıkıcı ve kahredici aşağılık kompleksini bir yana bırakalım. Böyle bir eğitim sistemi asıl Türkçe bilim dilinin, terminolojisinin yok olmasına sebep olmaktadır ki, bilim diline yukarıda verdiğimiz kıymet göz önüne alındığında son derece zararlı sonuçlar doğurması kaçınılmazdır. Yabancı dille eğitim gören veya veren bilim adamları kendi buluşlarını bile bu yabancı dil aracılığıyla isimlendirmekte, Türkçe adların onları bilimsel alanın dışında bırakacağını düşünmektedirler.
Bir işadamı niçin yabancı dilde ilan verir? Elbette yabancı dili iyi bilen eleman istihdam etmek için. Sonra da bu elemandan o yabancı dili kullanmasını ister. Bugün birçok büyük şirkette iletişim dili Türkçe değildir. Gününün sekiz on saatini yabancı dil ortamında geçiren adamın ana dili güdükleşmekte, hele ailelerde eşlerin ikisi de iyi derecede yabancı dil biliyorsa iş Türkçeyi bırakıverme noktasına varmaktadır. Benim vaktiyle “Livaneli sendromu” olarak isimlendirdiğim bu durumda birey artık yabancı dilin kelimelerini günlük hayatın bir parçası olarak algılamakta, Türkçesi gerektiğinde “Aham, buna ne derlerdi Türkçede?” gibi ifadelere başvurmaktadır. Tepeden başlayan bu Türkçeden kaçışın sonuçları elbette Türkçe ve Türk kimliği açısından hayırlı olmayacaktır. Sözümüzün başında vermeye çalıştığımız teorik yaklaşımda ifade ettiğimiz gibi, dil kültürel kimliğin ne olduğunu belli eder; eğer dilinizi terkederseniz kültürel kimliğinizi de terketmiş olursunuz.
Bu olumsuz tablonun ardından kendimce iyi bulduğum haberlere geçiyorum :
Bugün Türkçe son yıllarda Türklerin iktisadî ve siyâsî sıçramalarına paralel olarak kendine yeni imkân alanları keşfetmiştir. Herşeyden önce Avrupada yaşayayan TC vatandaşı insanları Türkiye Türkçesinin etki alanını ve gücünü artıran unsurlar olarak değerlendirmek gerekir.
Sovyetlerin dağılmasından sonra ortaya çıkan durum da Türkçe için yeni imkân alanları aşmıştır. Burada Türkçe derken Türkiye Türkçesini kastediyorum. Buralarda açılan resmi ve özel okullarda yüzlerce insan Türkiye Türkçesini öğreniyor. Türkçe bir metnin anlaşılabilirlik alanı hızla genişliyor. Eğer Türkiye Türkçesi iyi işlenir, uygun araçlar oluşturulabilirse Türk dünyasındaki ortak iletişim aracı olması muhtemeldir. Uydu üzerinden yayın yapan onlarca televizyon ve radyo kanalı Türkçenin hayat süresini uzatan, onu destekleyen, etki alanını genişleten birimler değerindedir.
turkcenin dunyadaki yeri
Mehmet Akşit
1988 yılında New York’tan Minneapolis’e uçuyorum. Yanımdaki koltuğa boynuna bir portatif teyp, başına da kulaklıklar takmış genç bir adam oturdu. Teybin sesi oldukça açık. Dım tıs, dım tıs, dım tıs, kulaklıklardan dışarı taşıyor. Genç de aynı zamanda kendini müziğe kaptırmış, elleri ile bacaklarına vurarak tempo tutuyor: “tik tak, tik tak, tik taka tak”. İlk yarım saati “dım tıslar” ve “tik takalar” ile geçirdik. Sonra genç birden bana doğru dönerek “hi, how are you doing?” (nasılsın) diyerek konuşmayı açtı. Ben “iyiyim, ya sen?” deyince genç meraklı bir şekilde “New York’lu değilsin galiba” diye sordu. “Yok, Hollanda’da oturuyorum, Türk’üm” der demez, genç gözlerini fal taşı gibi açarak “Yeah, ben de Türk’üm yahu” diyerek omzuma bir şaplak patlatmaz mı? Çok şaşırmıştım tabii. Annesi ve babası Türk’müş. Amerika’ya yerleşmişler. Çocuklarına Türkçe öğretmemişler. “Türkiye ile ilgili ne biliyorsun” diye sorunca genç bir süre kaşlarını çatarak düşündü. Sonra birden heyecanlanarak yarı Amerikanca yarı Türkçe “tahin pekmez, tahin pekmez” diye haykırdı. İkimiz de birden kendimizi tutamayarak kahkahayı basmıştık.
Bu olay içimde bir takım çelişik düşüncelerin fırtına gibi esmesine neden olmuştu. Bir taraftan, gayet normal Amerika’ya yerleşmişler, ne var bunda diyor, diğer taraftan da bu gencin mutlaka kaybettikleri bir şeyler olmalı diye ısrar ediyordum. Yıllar önce yaşadığım ve sakinleştiğini zannettiğim bu fırtına Hollanda hükümetinin Türkçe derslerini kaldırması ile tekrar canlandı. Ama bu sefer kararlıyım. Türkçenin elden gitmesinin çok büyük bir kayıp olduğunu kendime ispat edeceğim. İşte 7 gerekçe:
1. Türkçenin yaygın bir dil olması
Her şeyden önce Türkçe çok geniş bir alanda konuşulan bir dil. Gittiğim birçok ülkede Türkçe sayesinde kurduğum ilişkilerin sıcaklığını hala içimde duyarım. Örneğin, 1993 yılında bir davet üzerine gittiğim Sydney’ de, bir alış veriş merkezinde gezerken, tesadüfen oradan geçen Türklerle tanışmış, hemen bir çevre oluşturarak nasıl saatlerce tatlı tatlı sohbet etmiştik.
Sadece Sydney’de mi? Hiç unutmam, 1995 yılında trenle Berlin’e gidiyordum. Karşımda oturan yaşlı şahıs “yakın zamana kadar Gürcistan’da oturuyordum” diye söze başlamıştı. Gürcistan’da asırlardır yaşayan Alman azınlıklardanmış. Almancanın yanında hangi dilleri konuştuğunu sorunca Gürcüce, Azerice, Kazakça ve Rusça diye sıralamıştı. Şaşkınlığımı görünce bana açıklamak zorunluluğunu duyarak: “İkinci Dünya Savaşı’na kadar Gürcistan’da kendi köyümüzde yaşıyorduk. Çevremizde hep Azeri köyleri olduğu için Gürcücenin yanında Azerice de öğrenmiştim. Ancak savaştan sonra tüm köy Kazakistan’a sürüldü. Orada da Kazakçayı öğrendim. Yıllar sonra tekrar köyümüze dönmemize izin verdiler. Almancayı bırakıp tatlı tatlı Türkçe olarak konuşmamıza devam ettik. Yaşlı şahıs: “Aslında Kazakça da Türkçedir. Yumurta yerine cumurta dersen olur biter”. Ben “oralardan bir şey özlüyor musunuz?” diye sorunca yaşlı şahıs gözleri dolarak “özlemem mi heç, kadim dostluk özlemişem men” demişti. Berlin’e gelince birbirimize baba oğul gibi sarılıp ayrılmıştık.
Son zamanlarda üniversitemize Kazakistan’dan, Özbekistan’dan öğrenciler gelmeye başladı. Türkçe ile çok güzel ilişkiler kuruyoruz. Özbek öğrencimiz Hamburg’a staja gitmişti. Stajını tamamladıktan sonra beni ziyaret ettiğinde: “Hocam, ne güzel, Hamburg hep kardeşlerimizle dolu, kendimi hiç yabancı hissetmedim” demişti.
2. Türkçenin Avrupa Birliği’nin ortak dili olması
Ne var bunda, gittiğin her yerde Türkçe konuşanları bulmuşsun diyebilirsiniz. Öyle değil. Dün Leuven Üniversitesi’nde jüri üyesi olduğum Filistinli bir öğrencinin doktora savunmasına katılmıştım. Savunmadan sonra verilen resepsiyonda orada okuyan Filistinli öğrencilerle konuşuyorduk. Filistinli öğrencilerden birisi “Avrupa Birliği’nin ortak dili nedir?” diye bir soru ortaya attı. İngilizce mi? Filistinli öğrenci itiraz etti. ”Evet, birçok kişi İngilizce biliyor ama İngilizce okulda öğrenilen bir dil. Kısacası evde konuşulan ortak dili kastediyorum”. Sonra biraz da şaşırarak Avrupa Birliği’nin ortak dilinin Türkçe ve Arapça olduğunun farkına vardık. Orta ve Kuzey Avrupa ülkelerinde en çok konuşulan azınlık dilinin Türkçe, Güney Avrupa ülkelerinde ise Arapça olduğunu kaç Avrupalı politikacı biliyor acaba?
3. Türkçenin ekonomik gücü
Ayrıca Türkçe bilmek Avrupa Birliği’nin Türkiye ile gelişen ticari ilişkilerinde de önemli bir rol oynayabilir. Türkiye’nin şu veya bu, yüzde yedi civarında büyüme hızı var. İleride ticari ilişkiler daha da artacak. Burada yetişen gençler Hollanda ile Türkiye arasındaki ticari ilişkilerde bir köprü vazifesi görebilirler. Üstelik Türkçe bilmek firmaların Orta Asya ülkeleri ile ilişkilerinde de yararlı olabilir. Geçenlerde bir öğretmen dostum anlatmıştı. Türkiye ile yoğun ticari ilişkileri olan bir firmaya elaman alınacakmış. Birçok başvurunun içinden Türkiye ile olan ilişkilerini göze alarak Türk adayı seçmişler.
4. Türkçenin zenginliği
Türkçe olarak söylenen, yazılan ve okunan bu kadar eser var. Müziğimizi ele alalım. Ne kadar çeşitli: Türk halk müziği, Türk klasik müziği, Türk sanat müziği, Türk pop müziği. Ayrıca kantolar, ilahiler ve daha neler, neler. Bir müziği sevmek için o müziğin sözlerini anlamak gerekmeyebilir diyebilirsiniz. Tarkan’ın Avrupa’da nasıl ün yaptığını buna örnek olarak verebilirsiniz. Bu iddiaların ne kadar geçersiz olduğunu yine Tarkan’dan dinleyin:
“seni gidi fındık kıran, yılanı deliğinden çıkaran,
kaderim püsküllü belam, yakalarsam..”
Haydi çevirin bu sözleri istediğiniz dile, eğer çevirebilirseniz. Hem sadece Tarkan’dan ibaret değil ki bizim müziğimiz. Dede Efendimiz var, Minür Nurettin Selçuk’umuz var, Zeki Müren’imiz var, Emel Sayın’ımız var, Aşık Veysel’imiz var, İbrahim Tatlıses’imiz var, Mahsun Kırmızıgül’ümüz var, Sezen Aksu’muz var, var oğlu var.
Edebiyatımız da çok zengin. Türkçenin inceliklerini kullanarak edebiyatımız çeşitli konuları nasıl da işlemiş. Masama doğru yürüyorum. Elime geçen ilk Türkçe kitabı açıp her hangi bir yerinden okuyorum: “Efendim, dostça ve arkadaşça karşılıklı görüşmeye, sohbet denir” diyor yazar. Sonra yazar şöyle devam ediyor: “İnsanı tekâmül basamaklarında yükselten, içini ışıtan, aydınlatan, nurlandıran, ona bir yaşama sevinci veren, onu güzelleştiren, onu yücelten sohbetlere gönül sohbeti denir” [4]. Ne güzel bir yazar, ne güzel bir söz, ne güzel bir dil.
5. Ana dili eğitiminin önemi
Efendim, Türkçe bilen çocuklar Hollandacayı zor öğreniyorlarmış. Göçmen çocukların okullarda başarısızlığının temel nedeni de buymuş. Bence Türkçeye karşı öne sürülen en saçma iddia bu. Önce şunu anlamamız gerekiyor [1]: Okulda başarısız olan öğrenciler ailelerinin sosyal konumundan dolayı mı başarısızlar, yoksa Türkçe konuştuklarından dolayı mı? Dünyanın neresinde kırsal kesimden göç etmiş ve az düzeyde eğitim almış ailelerin çocukları, göç ettikleri toplumun “normal” şartlarında yetişmiş çocukları ile aynı oranda başarılı olabilmişler? Sosyoloji bilimini yeniden mi yazmak istiyorlar acaba?
Ayrıca, Hollandacayı ve Türkçeyi su gibi konuşan binlerce gencimiz var. Son yapılan çalışmalar, göçmen çocuklarının üniversite ve yüksek okullara katılma oranının arttığını gösteriyor zaten [2]. Üstelik birçok dil uzmanı da ana dilin kişinin gelişmesi için çok önemli bir unsur olduğu görüşünde [3]. Düşünün bir kere, İngilizceyi bilmem kaç yaşında ikinci dil olarak öğrenen belki milyonlarca insan var. Bunlardan birçoğu ilerlemiş yaşlarında Amerika’ya göç edip Amerika da en yüksek yerlere gelebiliyorlar. Hollanda toplumunun ve dilinin de aynı esnekliği kazanması gerekir. Eğer Hollandaca sonradan öğrenilemeyecek bir nesne ise, hemen ameliyata alınıp düzeltilmesi gerekir.
6. Müslümanlığı Türkçe kaynaklardan öğrenmenin kolaylığı
Müslümanların içinde Türklerin önemli bir yer aldığı kesin. Yıllarca batılılar Müslümanların tümüne Türk demişler. Türkler Müslümanlığa gönülden inanmış, Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli ve Mevlana gibi ermiş kişilerin katkılarıyla inançlarını bu güne kadar sevgiyle taşımışlar. Öyle ki Türkçe, halkımızın inancını en öz ve en güzel yorumladığı bir dil haline gelmiş. Bakın Yunus inancını ne güzel özetlemiş:
“Severim ben seni candan içeri,
Yolum vardır bu erkandan içeri”.
Sonra Yunus şöyle devam etmiş:
“Beni bende demen, bu ben değilim,
Bir ben vardır bende, benden içeri”.
Dinimizin Türkçe bilenlere öğretilmesi pek kolaydır. Neden kolaylık varken zorluğu seçelim?
7. Azınlık hakkı olarak Türkçe
Bir dostuma Türkçenin gerekliliği üzerine görüşünü sormuştum. Yanıtı kısa ve açıktı: “Türkçe öğrenmek senin azınlık hakkın [3]. Eğer öğrenmek istersen, öğrenebilmelisin”. Ah elbette, neden Türkçe şu, bu diye nefes tüketiyorum. Haklarımızı istiyoruz, o kadar. Sonra dostum şöyle devam etmişti: “Asimilasyon arzusu duygusal bir harekettir, rasyonel değil. Bu duygunun ülkelerine zararlı olabileceği onları pek ilgilendirmez”.
Öyle ya, biz Erasmus’u, Spinoza’yı, Huygens’i, Rembrandt’ı, Jan Vermeer’i, Annie M.G. Schmidt’i, Harry Mulisch’i, Zangeres Zonder Naam’ı, Marco Borsato’yu tanıyor ve takdir ediyoruz. Ama siz bizim ne kadarımızı tanıyorsunuz? Biz Türkçesiz yarım insanız diyorsak her halde bir şeyler bildiğimiz için söylüyoruz. Ne kadar da az biliyorsunuz?
Şimdi ne yapmalı?
Düşüncelerim beni Eindhoven’da öğrenci olduğum günlere götürdü. Türklere gönüllü olarak yıllarca elektronik ve bilgisayar dersleri vermiştim. Bir gün yardım istemek için Hollandalı bir yetkiliyi ziyaret ettiğimde, karşımdaki şahıs ırım gırım ediyor, bütçede parası olduğu halde yardım etmek istemiyordu. Dün gibi hatırlıyorum, karşımda oturan şahısa heyecanla bakarak: “Beyefendi, ben size bütçenizi amacı doğrultusunda harcamak için kolaylık göstermek istemiştim. Ancak, siz yardım etmek istemiyorsanız hiç önemli değil”. Sonra elimi cebime atarak cebimdeki üç beş kuruşu masanın üstüne atmış ve “Ben öğrenciyim, fakir olabilirim. Boş vaktimde çalışır, para kazanır ve kazandıklarımı kardeşlerime bildiklerimi öğretmek için harcarım. Siz bizi ne sandınız?” diye haykırmıştım.
Türkçe derslerini kaldırırlarsa kaldırsınlar. Biz hepimiz beraberce daha iyisini yaparız. Aramızda varsa yapmacık küskünlüğü atar, Türkçe için gönül birliği ederiz. Hollanda çapında bir eğitim derneği kurarak çarşamba öğleden sonraları, cumartesi ve pazar günleri, ne zaman gerekirse Türkçe derslerimizi kendimiz veririz. Lütfen aşağıdaki İnternet sitesine bakınız:
http://turkce-icin-el-ele.nl
Bu site kampanyaya katılmak isteyenleri bir araya getirmek için kurulmuş. Haydi şimdi herkes Türkçe için el ele!
Kaynaklar
[1] http://www.uvt.nl/nieuws/persberichten/2000/0900/001299.html
[2] Crul et al. Kleurrijk Talent, Instituut voor Migratie- en Etnische Studies, Universiteit van Amsterdam, 2002.
[3] G. Extra and K. Yagmur, Language diversity in multicultural Europe: Comparative perspectives on immigrant minority languages at home and at school, Management of Social Transformations MOST. Discussion Paper 63. http://www.digischool.nl/tu/community/ stellingen.htm
[4] Sabri Tandoğan, Gönül Sohbetleri”, Gönül Sohbetleri Dizisi. No. 1. 1994, Ankara.
1988 yılında New York’tan Minneapolis’e uçuyorum. Yanımdaki koltuğa boynuna bir portatif teyp, başına da kulaklıklar takmış genç bir adam oturdu. Teybin sesi oldukça açık. Dım tıs, dım tıs, dım tıs, kulaklıklardan dışarı taşıyor. Genç de aynı zamanda kendini müziğe kaptırmış, elleri ile bacaklarına vurarak tempo tutuyor: “tik tak, tik tak, tik taka tak”. İlk yarım saati “dım tıslar” ve “tik takalar” ile geçirdik. Sonra genç birden bana doğru dönerek “hi, how are you doing?” (nasılsın) diyerek konuşmayı açtı. Ben “iyiyim, ya sen?” deyince genç meraklı bir şekilde “New York’lu değilsin galiba” diye sordu. “Yok, Hollanda’da oturuyorum, Türk’üm” der demez, genç gözlerini fal taşı gibi açarak “Yeah, ben de Türk’üm yahu” diyerek omzuma bir şaplak patlatmaz mı? Çok şaşırmıştım tabii. Annesi ve babası Türk’müş. Amerika’ya yerleşmişler. Çocuklarına Türkçe öğretmemişler. “Türkiye ile ilgili ne biliyorsun” diye sorunca genç bir süre kaşlarını çatarak düşündü. Sonra birden heyecanlanarak yarı Amerikanca yarı Türkçe “tahin pekmez, tahin pekmez” diye haykırdı. İkimiz de birden kendimizi tutamayarak kahkahayı basmıştık.
Bu olay içimde bir takım çelişik düşüncelerin fırtına gibi esmesine neden olmuştu. Bir taraftan, gayet normal Amerika’ya yerleşmişler, ne var bunda diyor, diğer taraftan da bu gencin mutlaka kaybettikleri bir şeyler olmalı diye ısrar ediyordum. Yıllar önce yaşadığım ve sakinleştiğini zannettiğim bu fırtına Hollanda hükümetinin Türkçe derslerini kaldırması ile tekrar canlandı. Ama bu sefer kararlıyım. Türkçenin elden gitmesinin çok büyük bir kayıp olduğunu kendime ispat edeceğim. İşte 7 gerekçe:
1. Türkçenin yaygın bir dil olması
Her şeyden önce Türkçe çok geniş bir alanda konuşulan bir dil. Gittiğim birçok ülkede Türkçe sayesinde kurduğum ilişkilerin sıcaklığını hala içimde duyarım. Örneğin, 1993 yılında bir davet üzerine gittiğim Sydney’ de, bir alış veriş merkezinde gezerken, tesadüfen oradan geçen Türklerle tanışmış, hemen bir çevre oluşturarak nasıl saatlerce tatlı tatlı sohbet etmiştik.
Sadece Sydney’de mi? Hiç unutmam, 1995 yılında trenle Berlin’e gidiyordum. Karşımda oturan yaşlı şahıs “yakın zamana kadar Gürcistan’da oturuyordum” diye söze başlamıştı. Gürcistan’da asırlardır yaşayan Alman azınlıklardanmış. Almancanın yanında hangi dilleri konuştuğunu sorunca Gürcüce, Azerice, Kazakça ve Rusça diye sıralamıştı. Şaşkınlığımı görünce bana açıklamak zorunluluğunu duyarak: “İkinci Dünya Savaşı’na kadar Gürcistan’da kendi köyümüzde yaşıyorduk. Çevremizde hep Azeri köyleri olduğu için Gürcücenin yanında Azerice de öğrenmiştim. Ancak savaştan sonra tüm köy Kazakistan’a sürüldü. Orada da Kazakçayı öğrendim. Yıllar sonra tekrar köyümüze dönmemize izin verdiler. Almancayı bırakıp tatlı tatlı Türkçe olarak konuşmamıza devam ettik. Yaşlı şahıs: “Aslında Kazakça da Türkçedir. Yumurta yerine cumurta dersen olur biter”. Ben “oralardan bir şey özlüyor musunuz?” diye sorunca yaşlı şahıs gözleri dolarak “özlemem mi heç, kadim dostluk özlemişem men” demişti. Berlin’e gelince birbirimize baba oğul gibi sarılıp ayrılmıştık.
Son zamanlarda üniversitemize Kazakistan’dan, Özbekistan’dan öğrenciler gelmeye başladı. Türkçe ile çok güzel ilişkiler kuruyoruz. Özbek öğrencimiz Hamburg’a staja gitmişti. Stajını tamamladıktan sonra beni ziyaret ettiğinde: “Hocam, ne güzel, Hamburg hep kardeşlerimizle dolu, kendimi hiç yabancı hissetmedim” demişti.
2. Türkçenin Avrupa Birliği’nin ortak dili olması
Ne var bunda, gittiğin her yerde Türkçe konuşanları bulmuşsun diyebilirsiniz. Öyle değil. Dün Leuven Üniversitesi’nde jüri üyesi olduğum Filistinli bir öğrencinin doktora savunmasına katılmıştım. Savunmadan sonra verilen resepsiyonda orada okuyan Filistinli öğrencilerle konuşuyorduk. Filistinli öğrencilerden birisi “Avrupa Birliği’nin ortak dili nedir?” diye bir soru ortaya attı. İngilizce mi? Filistinli öğrenci itiraz etti. ”Evet, birçok kişi İngilizce biliyor ama İngilizce okulda öğrenilen bir dil. Kısacası evde konuşulan ortak dili kastediyorum”. Sonra biraz da şaşırarak Avrupa Birliği’nin ortak dilinin Türkçe ve Arapça olduğunun farkına vardık. Orta ve Kuzey Avrupa ülkelerinde en çok konuşulan azınlık dilinin Türkçe, Güney Avrupa ülkelerinde ise Arapça olduğunu kaç Avrupalı politikacı biliyor acaba?
3. Türkçenin ekonomik gücü
Ayrıca Türkçe bilmek Avrupa Birliği’nin Türkiye ile gelişen ticari ilişkilerinde de önemli bir rol oynayabilir. Türkiye’nin şu veya bu, yüzde yedi civarında büyüme hızı var. İleride ticari ilişkiler daha da artacak. Burada yetişen gençler Hollanda ile Türkiye arasındaki ticari ilişkilerde bir köprü vazifesi görebilirler. Üstelik Türkçe bilmek firmaların Orta Asya ülkeleri ile ilişkilerinde de yararlı olabilir. Geçenlerde bir öğretmen dostum anlatmıştı. Türkiye ile yoğun ticari ilişkileri olan bir firmaya elaman alınacakmış. Birçok başvurunun içinden Türkiye ile olan ilişkilerini göze alarak Türk adayı seçmişler.
4. Türkçenin zenginliği
Türkçe olarak söylenen, yazılan ve okunan bu kadar eser var. Müziğimizi ele alalım. Ne kadar çeşitli: Türk halk müziği, Türk klasik müziği, Türk sanat müziği, Türk pop müziği. Ayrıca kantolar, ilahiler ve daha neler, neler. Bir müziği sevmek için o müziğin sözlerini anlamak gerekmeyebilir diyebilirsiniz. Tarkan’ın Avrupa’da nasıl ün yaptığını buna örnek olarak verebilirsiniz. Bu iddiaların ne kadar geçersiz olduğunu yine Tarkan’dan dinleyin:
“seni gidi fındık kıran, yılanı deliğinden çıkaran,
kaderim püsküllü belam, yakalarsam..”
Haydi çevirin bu sözleri istediğiniz dile, eğer çevirebilirseniz. Hem sadece Tarkan’dan ibaret değil ki bizim müziğimiz. Dede Efendimiz var, Minür Nurettin Selçuk’umuz var, Zeki Müren’imiz var, Emel Sayın’ımız var, Aşık Veysel’imiz var, İbrahim Tatlıses’imiz var, Mahsun Kırmızıgül’ümüz var, Sezen Aksu’muz var, var oğlu var.
Edebiyatımız da çok zengin. Türkçenin inceliklerini kullanarak edebiyatımız çeşitli konuları nasıl da işlemiş. Masama doğru yürüyorum. Elime geçen ilk Türkçe kitabı açıp her hangi bir yerinden okuyorum: “Efendim, dostça ve arkadaşça karşılıklı görüşmeye, sohbet denir” diyor yazar. Sonra yazar şöyle devam ediyor: “İnsanı tekâmül basamaklarında yükselten, içini ışıtan, aydınlatan, nurlandıran, ona bir yaşama sevinci veren, onu güzelleştiren, onu yücelten sohbetlere gönül sohbeti denir” [4]. Ne güzel bir yazar, ne güzel bir söz, ne güzel bir dil.
5. Ana dili eğitiminin önemi
Efendim, Türkçe bilen çocuklar Hollandacayı zor öğreniyorlarmış. Göçmen çocukların okullarda başarısızlığının temel nedeni de buymuş. Bence Türkçeye karşı öne sürülen en saçma iddia bu. Önce şunu anlamamız gerekiyor [1]: Okulda başarısız olan öğrenciler ailelerinin sosyal konumundan dolayı mı başarısızlar, yoksa Türkçe konuştuklarından dolayı mı? Dünyanın neresinde kırsal kesimden göç etmiş ve az düzeyde eğitim almış ailelerin çocukları, göç ettikleri toplumun “normal” şartlarında yetişmiş çocukları ile aynı oranda başarılı olabilmişler? Sosyoloji bilimini yeniden mi yazmak istiyorlar acaba?
Ayrıca, Hollandacayı ve Türkçeyi su gibi konuşan binlerce gencimiz var. Son yapılan çalışmalar, göçmen çocuklarının üniversite ve yüksek okullara katılma oranının arttığını gösteriyor zaten [2]. Üstelik birçok dil uzmanı da ana dilin kişinin gelişmesi için çok önemli bir unsur olduğu görüşünde [3]. Düşünün bir kere, İngilizceyi bilmem kaç yaşında ikinci dil olarak öğrenen belki milyonlarca insan var. Bunlardan birçoğu ilerlemiş yaşlarında Amerika’ya göç edip Amerika da en yüksek yerlere gelebiliyorlar. Hollanda toplumunun ve dilinin de aynı esnekliği kazanması gerekir. Eğer Hollandaca sonradan öğrenilemeyecek bir nesne ise, hemen ameliyata alınıp düzeltilmesi gerekir.
6. Müslümanlığı Türkçe kaynaklardan öğrenmenin kolaylığı
Müslümanların içinde Türklerin önemli bir yer aldığı kesin. Yıllarca batılılar Müslümanların tümüne Türk demişler. Türkler Müslümanlığa gönülden inanmış, Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli ve Mevlana gibi ermiş kişilerin katkılarıyla inançlarını bu güne kadar sevgiyle taşımışlar. Öyle ki Türkçe, halkımızın inancını en öz ve en güzel yorumladığı bir dil haline gelmiş. Bakın Yunus inancını ne güzel özetlemiş:
“Severim ben seni candan içeri,
Yolum vardır bu erkandan içeri”.
Sonra Yunus şöyle devam etmiş:
“Beni bende demen, bu ben değilim,
Bir ben vardır bende, benden içeri”.
Dinimizin Türkçe bilenlere öğretilmesi pek kolaydır. Neden kolaylık varken zorluğu seçelim?
7. Azınlık hakkı olarak Türkçe
Bir dostuma Türkçenin gerekliliği üzerine görüşünü sormuştum. Yanıtı kısa ve açıktı: “Türkçe öğrenmek senin azınlık hakkın [3]. Eğer öğrenmek istersen, öğrenebilmelisin”. Ah elbette, neden Türkçe şu, bu diye nefes tüketiyorum. Haklarımızı istiyoruz, o kadar. Sonra dostum şöyle devam etmişti: “Asimilasyon arzusu duygusal bir harekettir, rasyonel değil. Bu duygunun ülkelerine zararlı olabileceği onları pek ilgilendirmez”.
Öyle ya, biz Erasmus’u, Spinoza’yı, Huygens’i, Rembrandt’ı, Jan Vermeer’i, Annie M.G. Schmidt’i, Harry Mulisch’i, Zangeres Zonder Naam’ı, Marco Borsato’yu tanıyor ve takdir ediyoruz. Ama siz bizim ne kadarımızı tanıyorsunuz? Biz Türkçesiz yarım insanız diyorsak her halde bir şeyler bildiğimiz için söylüyoruz. Ne kadar da az biliyorsunuz?
Şimdi ne yapmalı?
Düşüncelerim beni Eindhoven’da öğrenci olduğum günlere götürdü. Türklere gönüllü olarak yıllarca elektronik ve bilgisayar dersleri vermiştim. Bir gün yardım istemek için Hollandalı bir yetkiliyi ziyaret ettiğimde, karşımdaki şahıs ırım gırım ediyor, bütçede parası olduğu halde yardım etmek istemiyordu. Dün gibi hatırlıyorum, karşımda oturan şahısa heyecanla bakarak: “Beyefendi, ben size bütçenizi amacı doğrultusunda harcamak için kolaylık göstermek istemiştim. Ancak, siz yardım etmek istemiyorsanız hiç önemli değil”. Sonra elimi cebime atarak cebimdeki üç beş kuruşu masanın üstüne atmış ve “Ben öğrenciyim, fakir olabilirim. Boş vaktimde çalışır, para kazanır ve kazandıklarımı kardeşlerime bildiklerimi öğretmek için harcarım. Siz bizi ne sandınız?” diye haykırmıştım.
Türkçe derslerini kaldırırlarsa kaldırsınlar. Biz hepimiz beraberce daha iyisini yaparız. Aramızda varsa yapmacık küskünlüğü atar, Türkçe için gönül birliği ederiz. Hollanda çapında bir eğitim derneği kurarak çarşamba öğleden sonraları, cumartesi ve pazar günleri, ne zaman gerekirse Türkçe derslerimizi kendimiz veririz. Lütfen aşağıdaki İnternet sitesine bakınız:
http://turkce-icin-el-ele.nl
Bu site kampanyaya katılmak isteyenleri bir araya getirmek için kurulmuş. Haydi şimdi herkes Türkçe için el ele!
Kaynaklar
[1] http://www.uvt.nl/nieuws/persberichten/2000/0900/001299.html
[2] Crul et al. Kleurrijk Talent, Instituut voor Migratie- en Etnische Studies, Universiteit van Amsterdam, 2002.
[3] G. Extra and K. Yagmur, Language diversity in multicultural Europe: Comparative perspectives on immigrant minority languages at home and at school, Management of Social Transformations MOST. Discussion Paper 63. http://www.digischool.nl/tu/community/ stellingen.htm
[4] Sabri Tandoğan, Gönül Sohbetleri”, Gönül Sohbetleri Dizisi. No. 1. 1994, Ankara.
turkcenin anadil olarak dunyadaki yeri
AMAÇ
Sovyetler Birliği'nde, Ağustos 1991'deki başarısız darbe girişimini izleyen aylarda, bu devleti oluşturan cumhuriyetler sırayla bağımsızlıklarını elde edince gözlerimiz öncelikle Kafkasya ve Orta Asya'daki Türk Cumhuriyetleri'ne çevrildi. Çünkü, artık bu ülkelerle siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda ilişki kurarken söz konusu olan sınırlamalar büyük ölçüde ortadan kalkmıştı. Bu nedenledir ki, bazı genel pürüzler nedeniyle doğan gecikmeler hesaba katılmazsa, artık düzenli olarak Türk Cumhuriyetleri'nin Devlet Başkanları, Başbakanları ve hükümet temsilcileri bir araya geliyor ve çeşitli alanlarda işbirliği olanakları yaratmaya çalışıyor, en azından ilişkileri geliştiriyorlar. Buna ek olarak da düzenli aralıklarla dil kongreleri düzenlenmeye başlanmış bulunmaktadır. Bu kongrelerde ana amaç, öncelikle bir ortak alfabenin en kısa zamanda oluşturulması, Türkçenin bütün lehçelerini kapsayan geniş bir Türkçe sözlüğün hazırlanması, ortak bir dil oluşturulması için gerekli altyapı koşullarının incelenmesi ve bunların oluşturulması olarak özetlenebilir. Bu yazıda, Türkçenin çeşitli lehçe ve şiveleri ile bunları "anadil" olarak konuşan Türk devletleri, özerk cumhuriyetleri ve toplulukları konu edilecek, ayrıca bu lehçe ve şivelerin yaklaşık kaç kişi tarafından konuşulduğuna, bu toplulukların ağırlıklı olarak nerelerde yaşadıklarına yer verilecektir.
TÜRKÇENİN LEHÇELERİ VE YAYILDIKLARI COĞRAFYA
Burada, (biri dışında) tüm Türk topluluklarının kendi dillerini yani Türkçenin lehçelerini ve şivelerini
anadil olarak konuştukları kabulu kesinlikle yanlış olmayacaktır. İkinci dil olarak ise, geçmişte veya
günümüzde de bağımlı bulundukları devletlerin resmi dilini konuşmaktadırlar. Bunlar içinden en
önemlileri Rusça, Çince, Farsça, Bulgarca ve Ukraynaca'dır. Kuşkusuz bu dillere ayrıca Arapça,
Yunanca ile 1960'dan sonra Türklerin işçi olarak yabancı ülkere göçü sonucu öğrendikleri diller olan
Almanca, Hollandaca Fransızca ve İngilizce de eklenebilir. Anadolu Türkçesi: Anadolu Türkçesi,
Türk dilleri içinde Oğuz dilleri grubunda yer alır. Toplam nüfusları 60 milyona yaklaşan ve Anadolu,
Trakya, Kuzey Kıbrıs'ta (Kıbrıs'taki Türk nüfusu yaklaşık 140 bindir) yaşayan Anadolu Türkleri
tarafından konuşulan bu dil, Türk lehçeleri arasında en büyük grubu oluşturur. Ayrıca bu lehçe,
şu Türk azınlıklarının da ana dilini oluşturmaktadır:
Türk Azınlıklar Nüfus :
Bulgaristan Türk azınlığı 750.000
Batı Trakya Türkleri (Yunanistan) 140.000
Makedonya Türk azınlığı 66.000
Irak Türkmenleri 300.000
Başta Almanya (1.920.000) olmak üzere
Hollanda (250.000),
Fransa (240.000),
Belçika (85.000),
İngiltere (65.000)
ve Danimarka'ya (37.000)
1960'lı yılların başından itibaren göç etmiş Türkler 2.600.000
Azeri Türkçesi:
Anadolu Türkçesine yakınlığı ile bilinen Azeri Türkçesi de Oğuz dil grubundadır.
"Azeri Türkleri"nin toplam nüfusu yaklaşık 23 milyon kadardır ve Azerilerin ancak
6,5 milyon kadarı Azerbaycan Cumhuriyeti'nde yaşarken yaklaşık 16 milyon Azeri,
İran İslam Cumhuriyeti'nin kuzeyinde (Güney Azerbaycan), 330 bini Gürcistan'da
ve 110 bini Ermenistan'da yaşamaktadır.
Özbek Türkçesi:
Dilleri Karluk grubunda yer alan "Özbek Türkleri"nin büyük çoğunluğu Özbekistan
Cumhuriyeti'nde (16,2 milyon) yaşamaktadır. Başta Tacikistan (1,5 milyon) olmak
üzere Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Afganistan'da yaklaşık 3 milyon Özbek
bulunmaktadır.
Kazak Türkçesi:
Kazakça, Türk dillerinin Kıpçak grubunda yer alır."Kazak Türkleri"nin büyük bölümü
Kazakistan'da yaşarken, komşu cumhuriyetlerde de (özellikle Türkmenisten, Moğolistan)
Kazak azınlıklara rastlanır ve toplam nüfusları 9 milyonu aşar. Kırgız Türkçesi:
Kırgız dili, Kırgız-Kıpçak grubunda yer alır ve bu dili konuşan Kıgızların sayısı,
diğer komşu cumhuriyetlerde yaşayanlarla birlikte 4 milyonu bulur.
Türkmence:
Türkmenistan Cumhuriyeti'nde bugün 3 milyon, diğer bölgelerde de
(İran, Irak, Afganistan) yine yaklaşık 3 milyon Türkmen yaşamaktadır.
Dilleri Oğuz grubunda yer alır ve Anadolu Türkçesine çok yakın nitelikler taşır.
Tatarca:
"Tatar Türkleri"nin 2 milyonu Rusya Devleti'nin içinde (Moskova'nın yaklaşık
750 km güneydoğusunda) Tataristan Özerk Cumhuriyeti'nde
(Kazan Tatarları) yaşarken, 1,1 milyon Tatar yine Rusya içindeki
Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti'nde, 350 bini Kazakistan'da ve 300 bini ise
Kırım Yarımadası'nda (Kırım Tatarları) yerleşmiştir. Dilleri Kıpçak grubundandır.
Başkurt Türkçesi:
Günümüzde Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti'nde (Moskava'nın yaklaşık
1.250 km Güneydoğusu'nda 1milyon, diğer bölgelerde ise 1,6 milyon Başkurt
Türkü yaşamaktadır. Dilleri Kıpçak grubunda yer alır.
Karakalpak Türkçesi:
Dilleri Kıpçak grubunda yer alan Karakalpak Türkleri,Özbekistan'da
(Aral Gölü'nün güneyinde) Karakalpak Özerk Cmmhuriyeti'inde yaşarlar;
nüfusları 500 bin civarındadır.
Çuvaş Türkçesi:
Çuvaşistan Özerk Cumhuriyeti'nde (Moskova'nın yaklaşık
600 km güneydoğusunda, Tataristan Özerk Cumhuriyeti'nin
kuzeybatısında) 950 bin civarında Çuvaş Türkü yaşamaktadır.
Sors Türkçesi:
Kültür ve dil yönüyle Hakas ve "Altay Türkleri"ne çok yakın olan Sors
Türkleri Rusya'nın Kemerowo bölgesinde (Alma-Ata'nın yaklaşık
1.750 km kuzeydoğusunda) yaşarlar; sayıları 17.000 dolayındadır.
Altay Türkçesi:
Altay (Oyrat) dili Kırgız-Kıpçak grubunda yer alır. Bu dili konuşan 60 bin
Altay Türkü Altay Özerk Cumhuriyeti'nde (Rusya Cumhuriyeti'nde
Kemerowo'nın güneyinde, Moğolistan sınırında) yaşarken 70 bini
ise diğer bölgelere yerleşmiştir.
Uygur Türkçesi:
Türklerin ilk yazılı eserlerinde kullanılan Uygurca,Karluk dil grubunda
yer alır. Bu lehçeyi konuşan yaklaşık 16 milyon Uygur Türkü
(bazı kaynaklara göre 20-23 milyon) günümüzde Batı Çin'de
(Doğu Türkistan'da), çok azı ise Rusya'da yaşamaktadır.
Gagavuz (Gökoğuz) Türkçesi:
Dilleri Oğuz dil grubunda yer alan dolayısıyla Anadolu Türkçesine
çok yakın olan Gagavuz Türkleri Moldavya'nın güneyinde 1991
yılında kurulan Gagavuz Özerk Cumhuriyeti'nde yaşamaktadırlar;
nüfusları yaklaşık 160 bindir. Ayrıca Balkanlar'da ve Rusya'nın çeşitli
bölgelerinde dağılmış küçük topluluklara da rastlanır. Stavropol Türkçesi:
Türkmence ve Nogay diline çok yakın olan bu dil, bölgeye göç etmiş
Türkmenler tarafından konuşulmaktadır.
Kumuk Türkçesi:
Kumuk Türkçesi Kıpçak grubundan olmakla birlikte Anadolu,
Azeri ve Karaçay dillerine yakınlık da gösterir. Toplam nüfusları
300 bin kadar olan "Kumuk Türkleri"nin yaklaşık 250 bini Dağıstan
bölgesinde (Kuzeydoğu Kafkasya'da) yaşamaktadır.
Karaçay Türkçesi:
Karaçay dili Kıpçak grubundan olup, Karaçay-Çerkes Özerk
Cumhuriyeti'nde (Gürcistan'ın 200 km kuzeyinde) yaşamakta olan
yaklaşık 160 bin Karaçaylı tarafından konuşulmaktadır.
Balkar (Malkar) Türkçesi: Dilleri hemen hemen Karaçay Türkçesi
ile aynı olan Balkar Türkleri Gürcistan'nın kuzeyinde, bu ülkeye
komşu olan Balkar Özerk Cumhuriyeti'nde yaşamaktadır;
sayıları 85 bin civarındadır.
Karaim Türkçesi:
Kıpçak dil grubuna ait Karaim dili bugün çok az Karaim Türkü
tarafından konuşulmaktadır. Bunlar, Ukrayna'nın batısı,
Litvanya ve Polanya'da yaşamaktadır.
Hakas Türkçesi:
Hakas Türkçesi Kırgız dil grubuna çok yakın olup,Hakas Özerk
Cumhuriyeti'nde yaşayan yaklaşık 80 bin Hakas
Türkü tarafından konuşulmaktadır.
Nogay Türkçesi:
Nogay Türkleri, Stavropol ve Dağıstan Bölgesi,Çeçen-İnguş
Cumhuriyeti ve de Karaçay-Çerkes bölgesinde dağınık
olarak yaşamaktadırlar. Dilleri Kıpçak grubunda yer
alan "Nogaylar"ın sayısı 75 bin dolayındadır.
Tuva Türkçesi:
Yaklaşık sayıları 220 bin tahmin edilen "Tuva Türkleri"nin 200 bini
Tannu-Tuva Halk Cumhuriyeti'nde (Moğolistan'nın kuzey
sınırına komşu bölgede) yaşamaktadır.
Yakut (Saka) Türkçesi:
Moğolcanın etkisi ile hayli değişikliğe uğrayan Yakut dili,
tahmini sayıları 400 bin olan ve büyük çoğunluğu
Yakut Özerk Cumhuriyeti'nde (Çin sınırına 1.250 km
uzaklıktaki Doğu Sibirya'da) yaşayan Yakut Türkü
tarafından konuşulmaktadır.
Kaskay Türkçesi:
Anadolu ve Azeri Türkçesine çok yakın bir Türkçe ile konuşan
Kaskay Türkleri, Hasme Türkleri ile birlikte Iran'ın güneyinde
yaşarlar; sayıları 700 bin dolayındadır.
Ahıska (Mesketi, Meşet) Türkçesi:
Dilleri Oğuz grubunda yer alan Ahıska Türkleri günümüzde dağınık
olarak Özbekistan, Kırgızistan,Azerbaycan ve Türkiye'de
yaşamaktadırlar. Sayıları 200 bin civarındadır.
SONUÇ
VI. Yüzyılın ikinci yarısından sonra kuzeye, güneye ve önemli ölçüde
de batı yönüne göçe başlayan Türk kavimleri, XV. Yüzyılın ortalarında
bugünkü Bulgaristan sınırına ulaştılar. 1960'lı yılların başında Orta
Avrupa'ya yönelen işçi göçünü, bu göçün devamı olarak nitelendiren
bazı yazarlar da görüyoruz. Bu göçler sırasında sahip olunan özgün
kültür, etkilenişim içinde bulunan diğer kültürlerle zenginleşmiş,
ancak anadil olarak konuşulan Türkçe korunmuş ve böylelikle
dil çok geniş kıta parçalarına yayılmıştır. Birleşmiş Milletler'in
1990 yılına ait istatistiklerine göre Türkçe, 165 milyon
dolayında kişi tarafından anadil olarak konuşulmaktaydı.
Böylelikle dilimiz Çince, Hintçe, ingilizce ve ispanyolcanın
arkasından en büyük (yaygın) dil karakterine sahiptir. Nüfus
artışının ortalama % 1,5 olduğu varsayılırsa bu sayının artık 180
milyona yaklaşması gerekir. Çincenin, Çin ve Tayvan dışında
Güneydoğu Asya ülkelerindeki Çin azınlık tarafından konuşulduğu,
Hintçenin yalnızca Hint Yarımadası'nda yayıldığı düşünülürse, Türkçe,
ispanyolca ve ingilizce gibi dünyada geniş coğrafyaya yayılmış diller
arasında yer alır. Bunlardan ingilizce, Büyük Britanya dışında, Kuzey
Amerika kıtasında , Güney Afrika Cumhuriyeti'nde (ingiliz kökenliler
tarafından) ve Avustralya'da anadil olarak konuşulmaktadır.
ispanyolca, ispanya dışında Orta (ABD'nin güneyi dahil) ve
Güney Amerika'da (Brezilya dışında) yayılmıştır. Türkçenin ise
Rusya Federasyonu'nun Pasifik kıyılarından başlayıp, Orta Asya,
Kafkasya, Anadolu ve Trakya'yı aşıp Orta ve Batı Avrupa'daki
Türklerle, ayrıca az sayıda da olsa Kuzey Amerika'ya göç etmiş
Türkler tarafından anadil olarak konuşulmakta olduğunu, böylelikle
Afrika kıtası ve Güney Asya dışında (değişik yoğunluklarda) tüm Kuzey
Yarımküre'ye yayıldığını görüyoruz.
Kaynaklar:
[1] World Fact Book 94, CIA (http).
[2] Informationen zur politischen Bildung; Die Sowjetunion 1953-1991,
Nr. 236, 3. Quartal 1992.
[3] Council of Europe (Hrsg), Sopeni,Netherland-1993; Statistisches
Bundesamt, Wiesbaden, Sopeni, Report-Turkey, Oct-1993.
[4] Türkler, "s.c.t. Listesi", . Prof. Dr Oktay SİNANOĞLU
Sovyetler Birliği'nde, Ağustos 1991'deki başarısız darbe girişimini izleyen aylarda, bu devleti oluşturan cumhuriyetler sırayla bağımsızlıklarını elde edince gözlerimiz öncelikle Kafkasya ve Orta Asya'daki Türk Cumhuriyetleri'ne çevrildi. Çünkü, artık bu ülkelerle siyasi, ekonomik ve kültürel alanlarda ilişki kurarken söz konusu olan sınırlamalar büyük ölçüde ortadan kalkmıştı. Bu nedenledir ki, bazı genel pürüzler nedeniyle doğan gecikmeler hesaba katılmazsa, artık düzenli olarak Türk Cumhuriyetleri'nin Devlet Başkanları, Başbakanları ve hükümet temsilcileri bir araya geliyor ve çeşitli alanlarda işbirliği olanakları yaratmaya çalışıyor, en azından ilişkileri geliştiriyorlar. Buna ek olarak da düzenli aralıklarla dil kongreleri düzenlenmeye başlanmış bulunmaktadır. Bu kongrelerde ana amaç, öncelikle bir ortak alfabenin en kısa zamanda oluşturulması, Türkçenin bütün lehçelerini kapsayan geniş bir Türkçe sözlüğün hazırlanması, ortak bir dil oluşturulması için gerekli altyapı koşullarının incelenmesi ve bunların oluşturulması olarak özetlenebilir. Bu yazıda, Türkçenin çeşitli lehçe ve şiveleri ile bunları "anadil" olarak konuşan Türk devletleri, özerk cumhuriyetleri ve toplulukları konu edilecek, ayrıca bu lehçe ve şivelerin yaklaşık kaç kişi tarafından konuşulduğuna, bu toplulukların ağırlıklı olarak nerelerde yaşadıklarına yer verilecektir.
TÜRKÇENİN LEHÇELERİ VE YAYILDIKLARI COĞRAFYA
Burada, (biri dışında) tüm Türk topluluklarının kendi dillerini yani Türkçenin lehçelerini ve şivelerini
anadil olarak konuştukları kabulu kesinlikle yanlış olmayacaktır. İkinci dil olarak ise, geçmişte veya
günümüzde de bağımlı bulundukları devletlerin resmi dilini konuşmaktadırlar. Bunlar içinden en
önemlileri Rusça, Çince, Farsça, Bulgarca ve Ukraynaca'dır. Kuşkusuz bu dillere ayrıca Arapça,
Yunanca ile 1960'dan sonra Türklerin işçi olarak yabancı ülkere göçü sonucu öğrendikleri diller olan
Almanca, Hollandaca Fransızca ve İngilizce de eklenebilir. Anadolu Türkçesi: Anadolu Türkçesi,
Türk dilleri içinde Oğuz dilleri grubunda yer alır. Toplam nüfusları 60 milyona yaklaşan ve Anadolu,
Trakya, Kuzey Kıbrıs'ta (Kıbrıs'taki Türk nüfusu yaklaşık 140 bindir) yaşayan Anadolu Türkleri
tarafından konuşulan bu dil, Türk lehçeleri arasında en büyük grubu oluşturur. Ayrıca bu lehçe,
şu Türk azınlıklarının da ana dilini oluşturmaktadır:
Türk Azınlıklar Nüfus :
Bulgaristan Türk azınlığı 750.000
Batı Trakya Türkleri (Yunanistan) 140.000
Makedonya Türk azınlığı 66.000
Irak Türkmenleri 300.000
Başta Almanya (1.920.000) olmak üzere
Hollanda (250.000),
Fransa (240.000),
Belçika (85.000),
İngiltere (65.000)
ve Danimarka'ya (37.000)
1960'lı yılların başından itibaren göç etmiş Türkler 2.600.000
Azeri Türkçesi:
Anadolu Türkçesine yakınlığı ile bilinen Azeri Türkçesi de Oğuz dil grubundadır.
"Azeri Türkleri"nin toplam nüfusu yaklaşık 23 milyon kadardır ve Azerilerin ancak
6,5 milyon kadarı Azerbaycan Cumhuriyeti'nde yaşarken yaklaşık 16 milyon Azeri,
İran İslam Cumhuriyeti'nin kuzeyinde (Güney Azerbaycan), 330 bini Gürcistan'da
ve 110 bini Ermenistan'da yaşamaktadır.
Özbek Türkçesi:
Dilleri Karluk grubunda yer alan "Özbek Türkleri"nin büyük çoğunluğu Özbekistan
Cumhuriyeti'nde (16,2 milyon) yaşamaktadır. Başta Tacikistan (1,5 milyon) olmak
üzere Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Afganistan'da yaklaşık 3 milyon Özbek
bulunmaktadır.
Kazak Türkçesi:
Kazakça, Türk dillerinin Kıpçak grubunda yer alır."Kazak Türkleri"nin büyük bölümü
Kazakistan'da yaşarken, komşu cumhuriyetlerde de (özellikle Türkmenisten, Moğolistan)
Kazak azınlıklara rastlanır ve toplam nüfusları 9 milyonu aşar. Kırgız Türkçesi:
Kırgız dili, Kırgız-Kıpçak grubunda yer alır ve bu dili konuşan Kıgızların sayısı,
diğer komşu cumhuriyetlerde yaşayanlarla birlikte 4 milyonu bulur.
Türkmence:
Türkmenistan Cumhuriyeti'nde bugün 3 milyon, diğer bölgelerde de
(İran, Irak, Afganistan) yine yaklaşık 3 milyon Türkmen yaşamaktadır.
Dilleri Oğuz grubunda yer alır ve Anadolu Türkçesine çok yakın nitelikler taşır.
Tatarca:
"Tatar Türkleri"nin 2 milyonu Rusya Devleti'nin içinde (Moskova'nın yaklaşık
750 km güneydoğusunda) Tataristan Özerk Cumhuriyeti'nde
(Kazan Tatarları) yaşarken, 1,1 milyon Tatar yine Rusya içindeki
Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti'nde, 350 bini Kazakistan'da ve 300 bini ise
Kırım Yarımadası'nda (Kırım Tatarları) yerleşmiştir. Dilleri Kıpçak grubundandır.
Başkurt Türkçesi:
Günümüzde Başkurdistan Özerk Cumhuriyeti'nde (Moskava'nın yaklaşık
1.250 km Güneydoğusu'nda 1milyon, diğer bölgelerde ise 1,6 milyon Başkurt
Türkü yaşamaktadır. Dilleri Kıpçak grubunda yer alır.
Karakalpak Türkçesi:
Dilleri Kıpçak grubunda yer alan Karakalpak Türkleri,Özbekistan'da
(Aral Gölü'nün güneyinde) Karakalpak Özerk Cmmhuriyeti'inde yaşarlar;
nüfusları 500 bin civarındadır.
Çuvaş Türkçesi:
Çuvaşistan Özerk Cumhuriyeti'nde (Moskova'nın yaklaşık
600 km güneydoğusunda, Tataristan Özerk Cumhuriyeti'nin
kuzeybatısında) 950 bin civarında Çuvaş Türkü yaşamaktadır.
Sors Türkçesi:
Kültür ve dil yönüyle Hakas ve "Altay Türkleri"ne çok yakın olan Sors
Türkleri Rusya'nın Kemerowo bölgesinde (Alma-Ata'nın yaklaşık
1.750 km kuzeydoğusunda) yaşarlar; sayıları 17.000 dolayındadır.
Altay Türkçesi:
Altay (Oyrat) dili Kırgız-Kıpçak grubunda yer alır. Bu dili konuşan 60 bin
Altay Türkü Altay Özerk Cumhuriyeti'nde (Rusya Cumhuriyeti'nde
Kemerowo'nın güneyinde, Moğolistan sınırında) yaşarken 70 bini
ise diğer bölgelere yerleşmiştir.
Uygur Türkçesi:
Türklerin ilk yazılı eserlerinde kullanılan Uygurca,Karluk dil grubunda
yer alır. Bu lehçeyi konuşan yaklaşık 16 milyon Uygur Türkü
(bazı kaynaklara göre 20-23 milyon) günümüzde Batı Çin'de
(Doğu Türkistan'da), çok azı ise Rusya'da yaşamaktadır.
Gagavuz (Gökoğuz) Türkçesi:
Dilleri Oğuz dil grubunda yer alan dolayısıyla Anadolu Türkçesine
çok yakın olan Gagavuz Türkleri Moldavya'nın güneyinde 1991
yılında kurulan Gagavuz Özerk Cumhuriyeti'nde yaşamaktadırlar;
nüfusları yaklaşık 160 bindir. Ayrıca Balkanlar'da ve Rusya'nın çeşitli
bölgelerinde dağılmış küçük topluluklara da rastlanır. Stavropol Türkçesi:
Türkmence ve Nogay diline çok yakın olan bu dil, bölgeye göç etmiş
Türkmenler tarafından konuşulmaktadır.
Kumuk Türkçesi:
Kumuk Türkçesi Kıpçak grubundan olmakla birlikte Anadolu,
Azeri ve Karaçay dillerine yakınlık da gösterir. Toplam nüfusları
300 bin kadar olan "Kumuk Türkleri"nin yaklaşık 250 bini Dağıstan
bölgesinde (Kuzeydoğu Kafkasya'da) yaşamaktadır.
Karaçay Türkçesi:
Karaçay dili Kıpçak grubundan olup, Karaçay-Çerkes Özerk
Cumhuriyeti'nde (Gürcistan'ın 200 km kuzeyinde) yaşamakta olan
yaklaşık 160 bin Karaçaylı tarafından konuşulmaktadır.
Balkar (Malkar) Türkçesi: Dilleri hemen hemen Karaçay Türkçesi
ile aynı olan Balkar Türkleri Gürcistan'nın kuzeyinde, bu ülkeye
komşu olan Balkar Özerk Cumhuriyeti'nde yaşamaktadır;
sayıları 85 bin civarındadır.
Karaim Türkçesi:
Kıpçak dil grubuna ait Karaim dili bugün çok az Karaim Türkü
tarafından konuşulmaktadır. Bunlar, Ukrayna'nın batısı,
Litvanya ve Polanya'da yaşamaktadır.
Hakas Türkçesi:
Hakas Türkçesi Kırgız dil grubuna çok yakın olup,Hakas Özerk
Cumhuriyeti'nde yaşayan yaklaşık 80 bin Hakas
Türkü tarafından konuşulmaktadır.
Nogay Türkçesi:
Nogay Türkleri, Stavropol ve Dağıstan Bölgesi,Çeçen-İnguş
Cumhuriyeti ve de Karaçay-Çerkes bölgesinde dağınık
olarak yaşamaktadırlar. Dilleri Kıpçak grubunda yer
alan "Nogaylar"ın sayısı 75 bin dolayındadır.
Tuva Türkçesi:
Yaklaşık sayıları 220 bin tahmin edilen "Tuva Türkleri"nin 200 bini
Tannu-Tuva Halk Cumhuriyeti'nde (Moğolistan'nın kuzey
sınırına komşu bölgede) yaşamaktadır.
Yakut (Saka) Türkçesi:
Moğolcanın etkisi ile hayli değişikliğe uğrayan Yakut dili,
tahmini sayıları 400 bin olan ve büyük çoğunluğu
Yakut Özerk Cumhuriyeti'nde (Çin sınırına 1.250 km
uzaklıktaki Doğu Sibirya'da) yaşayan Yakut Türkü
tarafından konuşulmaktadır.
Kaskay Türkçesi:
Anadolu ve Azeri Türkçesine çok yakın bir Türkçe ile konuşan
Kaskay Türkleri, Hasme Türkleri ile birlikte Iran'ın güneyinde
yaşarlar; sayıları 700 bin dolayındadır.
Ahıska (Mesketi, Meşet) Türkçesi:
Dilleri Oğuz grubunda yer alan Ahıska Türkleri günümüzde dağınık
olarak Özbekistan, Kırgızistan,Azerbaycan ve Türkiye'de
yaşamaktadırlar. Sayıları 200 bin civarındadır.
SONUÇ
VI. Yüzyılın ikinci yarısından sonra kuzeye, güneye ve önemli ölçüde
de batı yönüne göçe başlayan Türk kavimleri, XV. Yüzyılın ortalarında
bugünkü Bulgaristan sınırına ulaştılar. 1960'lı yılların başında Orta
Avrupa'ya yönelen işçi göçünü, bu göçün devamı olarak nitelendiren
bazı yazarlar da görüyoruz. Bu göçler sırasında sahip olunan özgün
kültür, etkilenişim içinde bulunan diğer kültürlerle zenginleşmiş,
ancak anadil olarak konuşulan Türkçe korunmuş ve böylelikle
dil çok geniş kıta parçalarına yayılmıştır. Birleşmiş Milletler'in
1990 yılına ait istatistiklerine göre Türkçe, 165 milyon
dolayında kişi tarafından anadil olarak konuşulmaktaydı.
Böylelikle dilimiz Çince, Hintçe, ingilizce ve ispanyolcanın
arkasından en büyük (yaygın) dil karakterine sahiptir. Nüfus
artışının ortalama % 1,5 olduğu varsayılırsa bu sayının artık 180
milyona yaklaşması gerekir. Çincenin, Çin ve Tayvan dışında
Güneydoğu Asya ülkelerindeki Çin azınlık tarafından konuşulduğu,
Hintçenin yalnızca Hint Yarımadası'nda yayıldığı düşünülürse, Türkçe,
ispanyolca ve ingilizce gibi dünyada geniş coğrafyaya yayılmış diller
arasında yer alır. Bunlardan ingilizce, Büyük Britanya dışında, Kuzey
Amerika kıtasında , Güney Afrika Cumhuriyeti'nde (ingiliz kökenliler
tarafından) ve Avustralya'da anadil olarak konuşulmaktadır.
ispanyolca, ispanya dışında Orta (ABD'nin güneyi dahil) ve
Güney Amerika'da (Brezilya dışında) yayılmıştır. Türkçenin ise
Rusya Federasyonu'nun Pasifik kıyılarından başlayıp, Orta Asya,
Kafkasya, Anadolu ve Trakya'yı aşıp Orta ve Batı Avrupa'daki
Türklerle, ayrıca az sayıda da olsa Kuzey Amerika'ya göç etmiş
Türkler tarafından anadil olarak konuşulmakta olduğunu, böylelikle
Afrika kıtası ve Güney Asya dışında (değişik yoğunluklarda) tüm Kuzey
Yarımküre'ye yayıldığını görüyoruz.
Kaynaklar:
[1] World Fact Book 94, CIA (http).
[2] Informationen zur politischen Bildung; Die Sowjetunion 1953-1991,
Nr. 236, 3. Quartal 1992.
[3] Council of Europe (Hrsg), Sopeni,Netherland-1993; Statistisches
Bundesamt, Wiesbaden, Sopeni, Report-Turkey, Oct-1993.
[4] Türkler, "s.c.t. Listesi", . Prof. Dr Oktay SİNANOĞLU
turkcemizi yuceltmek
Türkçemiz'i Yüceltmenin Önemi
Dilin önemi konusunda çok şey söylenir. Bunun yanında gerçek anlamda taşıdığı önem; konu sadece
dilin kendisi olarak algılandığından veya algılatıldığından söylenemez. Bahsettiğimiz konu,
ülkeler arasında var olan, dili ve kültürü bozmaya yönelik olarak yürütülen ruhbilimsel savaştır. Türkçe güçlü bir dildir, bu gücünü yok etmek üzere Türkçe’ye bilerek veya bilinmeyerek saldırılar düzenlenmektedir, bu saldırıların etkisiz hale getirilmesi ise hayati önem taşımaktadır.
Dilin önemi konusunda çok şey söylenir. Bunun yanında gerçek anlamda taşıdığı önem; konu sadece dilin kendisi olarak algılandığından veya algılatıldığından söylenemez. Bahsettiğimiz konu, ülkeler arasında var olan, dili ve kültürü bozmaya yönelik olarak yürütülen ruhbilimsel savaştır. Türkçe güçlü bir dildir, bu gücünü yok etmek üzere Türkçe’ye bilerek veya bilinmeyerek saldırılar düzenlenmektedir, bu saldırıların etkisiz hale getirilmesi ise hayati önem taşımaktadır.
Türkçe güçlü bir dildir savının içeriği nedir? Öncelikle Türkçe matematiksel ifadelere çevrilebilecek kurallarla tanımlanabildiğinden gerçek bir bilim dilidir(halbuki ingilizce böyle değildir). Belirli ekler ve belirli seslerle, belirli anlamlarda kelimeler türetilebilmektedir. Hatta, kelime türetme ve kök bulmaya yönelik hazırlanmış bilgisayar programları, Türkçe’nin bu özeliklere sahip yegane dil olduğunu kanıtlar. Ayrıca Türkçe’nin var olan ses uyumu, tutarlılığı ve sesçil olması ona güzel bir tını verir, anlaşılırlığını ve öğrenilebilirliğini kolaylaştırır. Bununla beraber Türkçe’si olduğu halde dilimize girmiş yabancı kelimeler; kavram yanılsamasına sebep olmakta, Türkçe kelimelerin kafamızda uyandırdığı ön imgeleri uyandıramayarak, ayrıca ezberlenmesi gereken kelimeler durumuna düşmektedir. Söz gelimi konu hakkında bilgisi olmayan bir öğrenciye “termodinamik” dediğinizde hiç bir ön anlam kafasında uyanmayacak , ama “ısıl devinim” dediğinizde ısıl bir döngüden söz edildiği düşüncesi kafasında uyanacaktır, bu ön imge ile konu çok daha iyi bir şekilde anlaşılacaktır.Halihazırda Türkçe büyük bir savaş vermektedir. Bu savaş çok yönlüdür. Ama önce tarihteki dil ve kültür katliamlarına bakalım. Roma İmparatorluğu savaşarak elde edemediği yerlerin kültürünü dolayısıyla dilini bozarak asimile eder, böylece kendi benliğini koruyamayan bireyleri, kolayca buyruğu altına alırdı. Aynı şekilde, bunu örnek alan 19. yüzyılın süper gücü İngiltere de, İrlanda’nın resmi dilini İngilizce’ye çevirterek bu ulusta İrlanda dili “Gaelik” i bilenlerin sayısını yarım asırda %30 lara düşürmüş, İrlanda ulusunu yok olma noktasına getirmişti. Benzer şekilde çağımızın süper güçleri ve tüketici toplum kültürü hastalığını yayarak diğer kültürleri yok etmek isteyenler de gözünü güçlenmesinden korktukları Türkiye’ye çevirmişlerdir. Türkiye’de eğitimin çok güçlü olduğu 1950 lerde yabancı dille eğitimin yaygınlaşmasıyla eğitim, büyük bir gerileme kat etmiştir. Türkçe yapıldığı sanılan üniversite eğitimi bile aslında “stabilite”, “reaksiyon” gibi anlaşılması zor yabancı kelimelerle yapılmıştır. Doğrudan eğitimi ingilizce olan kurumlarda ise söyledikleri anlaşılmayan ve söylediklerini anlayamayan insanlar yetişmiştir. Ne yazık ki ileriye gitmenin herşeyi taklit etmek olarak algılanması, doktorların ve mühendislerin yaptığı gibi anlaşılmaz kelimelerle konuşmanın marifet ve üstünlük sayılması, tüketim kültürü temsilcileri tarafından kullanılmış; değerlerimiz ve düşünce üretimimiz yok edile gelmiştir. Bu da bizi köleleşmeye doğru hızla sürüklemekte ve millet olarak aramızdaki iletişim bağını da zayıflattığından insanlıktan uzak bir toplum haline getirmektedir. Türkçe’nin korunması ise yukarıdaki durumların gerçekleşmemesinin yanında, Türkçe’nin ve Türk kültürünün sahip olduğu insani duygu ve kavramların yaşatılması açısından önemlidir. Mesela ingilizcede “gönül” kelimesi yoktur, “aşk” kelimesinin dilimizde “cinsel çekim” anlamına gelmemesi de diğer bir örnektir. Türkçe, türk insanının ihtiyaçları doğrultusunda işlenerek bilime yön verir; varlıklar ve kavramlar zaten Türkçe düşünüldüğünden, Türkçe olduğu haliyle var olduğundan bilim ve sanat ilerler.
Sonuç olarak üretebilen, düşünebilen özgür yarınlar ancak Türkçe’nin yaşatılması sayesinde ortaya çıkabilir. Türkçe eğitim almış, kimliğini unutmamış bilim dünyasında sayısız başarılar kazanmış, dünyanın en genç profesörü, Türkiye Cumhuriyeti Profesörü gibi ünvanları alan tek kişi olmasının yanında sayısız devlet nişanı almış bir kişi olan Türk Aynştaynı Oktay Sinanoğlu buna örnek gösterilebilir. Kimya, biyoloji, matematik ve fizik alanlarında devrim yaratmış çalışmalarını Türkçe bilime sahip çıkmasıyla gerçekleştirebildiğini belirtmekle Atatürk’ün bıraktığı mirasa sahip çıkmaktadır.Ekte Atatürk’ün dil ve kültür üzerine söylediği Türk Tarih Kurumu tarafından da onaylanmış bir yazı mevcuttur.
KAYNAKLAR:
1. Aksan Doğan, “Türkçe’nin Gücü” , 1995
2. Polat Yusuf , “İnceleme”, http://www.yahoogroups.com/group/oktaysinanoglu , 2002
3. Sinanoğlu Oktay , “Bye Bye Türkçe”,
4. Türk Tarih Kurumu Arşivleri
Dilin önemi konusunda çok şey söylenir. Bunun yanında gerçek anlamda taşıdığı önem; konu sadece
dilin kendisi olarak algılandığından veya algılatıldığından söylenemez. Bahsettiğimiz konu,
ülkeler arasında var olan, dili ve kültürü bozmaya yönelik olarak yürütülen ruhbilimsel savaştır. Türkçe güçlü bir dildir, bu gücünü yok etmek üzere Türkçe’ye bilerek veya bilinmeyerek saldırılar düzenlenmektedir, bu saldırıların etkisiz hale getirilmesi ise hayati önem taşımaktadır.
Dilin önemi konusunda çok şey söylenir. Bunun yanında gerçek anlamda taşıdığı önem; konu sadece dilin kendisi olarak algılandığından veya algılatıldığından söylenemez. Bahsettiğimiz konu, ülkeler arasında var olan, dili ve kültürü bozmaya yönelik olarak yürütülen ruhbilimsel savaştır. Türkçe güçlü bir dildir, bu gücünü yok etmek üzere Türkçe’ye bilerek veya bilinmeyerek saldırılar düzenlenmektedir, bu saldırıların etkisiz hale getirilmesi ise hayati önem taşımaktadır.
Türkçe güçlü bir dildir savının içeriği nedir? Öncelikle Türkçe matematiksel ifadelere çevrilebilecek kurallarla tanımlanabildiğinden gerçek bir bilim dilidir(halbuki ingilizce böyle değildir). Belirli ekler ve belirli seslerle, belirli anlamlarda kelimeler türetilebilmektedir. Hatta, kelime türetme ve kök bulmaya yönelik hazırlanmış bilgisayar programları, Türkçe’nin bu özeliklere sahip yegane dil olduğunu kanıtlar. Ayrıca Türkçe’nin var olan ses uyumu, tutarlılığı ve sesçil olması ona güzel bir tını verir, anlaşılırlığını ve öğrenilebilirliğini kolaylaştırır. Bununla beraber Türkçe’si olduğu halde dilimize girmiş yabancı kelimeler; kavram yanılsamasına sebep olmakta, Türkçe kelimelerin kafamızda uyandırdığı ön imgeleri uyandıramayarak, ayrıca ezberlenmesi gereken kelimeler durumuna düşmektedir. Söz gelimi konu hakkında bilgisi olmayan bir öğrenciye “termodinamik” dediğinizde hiç bir ön anlam kafasında uyanmayacak , ama “ısıl devinim” dediğinizde ısıl bir döngüden söz edildiği düşüncesi kafasında uyanacaktır, bu ön imge ile konu çok daha iyi bir şekilde anlaşılacaktır.Halihazırda Türkçe büyük bir savaş vermektedir. Bu savaş çok yönlüdür. Ama önce tarihteki dil ve kültür katliamlarına bakalım. Roma İmparatorluğu savaşarak elde edemediği yerlerin kültürünü dolayısıyla dilini bozarak asimile eder, böylece kendi benliğini koruyamayan bireyleri, kolayca buyruğu altına alırdı. Aynı şekilde, bunu örnek alan 19. yüzyılın süper gücü İngiltere de, İrlanda’nın resmi dilini İngilizce’ye çevirterek bu ulusta İrlanda dili “Gaelik” i bilenlerin sayısını yarım asırda %30 lara düşürmüş, İrlanda ulusunu yok olma noktasına getirmişti. Benzer şekilde çağımızın süper güçleri ve tüketici toplum kültürü hastalığını yayarak diğer kültürleri yok etmek isteyenler de gözünü güçlenmesinden korktukları Türkiye’ye çevirmişlerdir. Türkiye’de eğitimin çok güçlü olduğu 1950 lerde yabancı dille eğitimin yaygınlaşmasıyla eğitim, büyük bir gerileme kat etmiştir. Türkçe yapıldığı sanılan üniversite eğitimi bile aslında “stabilite”, “reaksiyon” gibi anlaşılması zor yabancı kelimelerle yapılmıştır. Doğrudan eğitimi ingilizce olan kurumlarda ise söyledikleri anlaşılmayan ve söylediklerini anlayamayan insanlar yetişmiştir. Ne yazık ki ileriye gitmenin herşeyi taklit etmek olarak algılanması, doktorların ve mühendislerin yaptığı gibi anlaşılmaz kelimelerle konuşmanın marifet ve üstünlük sayılması, tüketim kültürü temsilcileri tarafından kullanılmış; değerlerimiz ve düşünce üretimimiz yok edile gelmiştir. Bu da bizi köleleşmeye doğru hızla sürüklemekte ve millet olarak aramızdaki iletişim bağını da zayıflattığından insanlıktan uzak bir toplum haline getirmektedir. Türkçe’nin korunması ise yukarıdaki durumların gerçekleşmemesinin yanında, Türkçe’nin ve Türk kültürünün sahip olduğu insani duygu ve kavramların yaşatılması açısından önemlidir. Mesela ingilizcede “gönül” kelimesi yoktur, “aşk” kelimesinin dilimizde “cinsel çekim” anlamına gelmemesi de diğer bir örnektir. Türkçe, türk insanının ihtiyaçları doğrultusunda işlenerek bilime yön verir; varlıklar ve kavramlar zaten Türkçe düşünüldüğünden, Türkçe olduğu haliyle var olduğundan bilim ve sanat ilerler.
Sonuç olarak üretebilen, düşünebilen özgür yarınlar ancak Türkçe’nin yaşatılması sayesinde ortaya çıkabilir. Türkçe eğitim almış, kimliğini unutmamış bilim dünyasında sayısız başarılar kazanmış, dünyanın en genç profesörü, Türkiye Cumhuriyeti Profesörü gibi ünvanları alan tek kişi olmasının yanında sayısız devlet nişanı almış bir kişi olan Türk Aynştaynı Oktay Sinanoğlu buna örnek gösterilebilir. Kimya, biyoloji, matematik ve fizik alanlarında devrim yaratmış çalışmalarını Türkçe bilime sahip çıkmasıyla gerçekleştirebildiğini belirtmekle Atatürk’ün bıraktığı mirasa sahip çıkmaktadır.Ekte Atatürk’ün dil ve kültür üzerine söylediği Türk Tarih Kurumu tarafından da onaylanmış bir yazı mevcuttur.
KAYNAKLAR:
1. Aksan Doğan, “Türkçe’nin Gücü” , 1995
2. Polat Yusuf , “İnceleme”, http://www.yahoogroups.com/group/oktaysinanoglu , 2002
3. Sinanoğlu Oktay , “Bye Bye Türkçe”,
4. Türk Tarih Kurumu Arşivleri
dil kultur munasebeti
KÜLTÜR
Sözlük anlamıyla “1. Tarihî, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddî ve manevî değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü, hars, ekin, 2. Bir topluma veya halk topluluğuna özgü düşünce ve sanat eserlerinin bütünü, 3. Muhakeme, zevk ve eleştirme yeteneklerinin öğrenim ve yaşantılar yoluyla geliştirilmiş olan biçimi, 4. Bireyin kazandığı bilgi, 5. Uygun biyolojik şartlarda bir mikrop türünü üretme, 6. Tarım”[1][1] şeklinde tanımlanan kültürün farklı alanlar için değişik tanımları ve yorumları da vardır. Atatürk’ün ifadesiyle kültür; okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, uyanık davranmak, düşünmek, zekayı terbiye etmektir.
Prof. Dr. Zeynep Korkmaz kültür konusunda şunları söyler: “Kültür, insanı öteki yaratıklardan ayıran, dolayısıyla da yalnızca insana vergi olan bir özelliktir. En ilkel topluluklardan başlayarak en gelişmiş insan topluluklarına varıncaya kadar, bütün toplumların kendilerine göre birer kültürlerinin bulunduğu inkâr kabul etmez bir gerçektir. Ne var ki, toplumların hayat karşısındaki tutum ve davranışları biribirinden farklı olduğu, yaşayışlarında, eğitim ve düşünce tarzlarında, yaratıcılıklarında biribirini tutmayan başkalıklar bulunduğu için bu başkalıklar, kültürleri toplumdan topluma değişik ve çeşitli yapılarda karşımıza çıkarmıştır. Bir kültür için vazgeçilmez önem taşıyan unsurlar, başka bir kültür için önemsiz sayılabilir. Toplumların ve dünyadaki milletlerin mozayik hâlindeki farklı görünümleri de genellikle kültür yapılarındaki bu farklılıktan kaynaklanmaktadır.”[2][2]
Kültür, milletin fertleri arasında sosyal akrabalık bağını oluşturan (başta dil olmak üzere, tarih, din, örf ve âdetler, hukuk sistemi, müzik, güzel sanatlar, ekonomi, ahlâk anlayışı ve dünya görüşü... gibi) maddî ve manevî değerlerin tümüdür ve bu değerler kültürün başlıca unsurlarını oluşturur. Bunlar o milletin fertlerini birbirine bağlarken, diğer milletlerden ayırır; içeride birleştirici, dışarıya karşı ayırıcı rol üstlenir.
Bu açıklamalardan sonra kültürün özellikleri şöyle özetlenebilir:
Kültürün özellikleri
Kültür;
1. Millîdir,
2. Tarihîdir,
3. Özgündür,
4. Milletin ortak malıdır,
5. Canlı ve tabiî bir varlıktır,
6. Ahenkli bir bütündür,
7. Özü değiştirilemez.
Devletler; milletlerin kendilerini korumak, yaşatmak ve yükseltmek için kurdukları sosyal organizasyonlardır. Devletin varlığı milletle mümkündür. Milleti ayakta tutan, ona dinamizm ve ruh veren temel güç ise millî kültürdür. Bu tarihî ve sosyal gerçek, Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür.” özdeyişinde veciz ifadesini bulmuştur.
DİL-KÜLTÜR İLGİSİ
Dil, millî kültürün temel unsuru ve taşıyıcısıdır. Maddî-manevî kültürel değerlerin oluşmasında ve aktarılmasında dilin inkar kabul etmez bir rolü vardır. Edipler, kendi dönemlerindeki olayların, anlayışların, geleneklerin... izlerini ister istemez, yazılı veya sözlü olarak ortaya koydukları eserlerine yansıtırlar. Bu eserleri okuyan yeni nesil, kendi kültürünü, kendi değerlerini öğrenir ve sosyal bir miras olarak kendinden sonra gelenlere aktarır. Bütün bunlar dil sayesinde gerçekleştiği için dil ve kültür birbirini tamamlayan birbirinden ayrılmayan unsurlardır.
Yeryüzündeki Diller
Her milletin, her kavmin kendine göre bir anlaşma sistemi olduğu gerçeğinden yola çıkarak, dünyada ne kadar kavim varsa o kadar dil vardır diyebiliriz. Nitekim, bugün ölü olan dillerle birlikte yeryüzünde yaklaşık olarak üç bin civarında dilin varlığından bahsedilmektedir. Ancak nüfus itibariyle yüz milyondan fazla kişi tarafından konuşulan dilleri saymak istersek bu sayının parmakla sayılabilecek kadar azalacağı görülecektir.
Dilin nasıl doğduğu ve konuşmanın nasıl ortaya çıktığı konusunda dil bilimciler tarafından birtakım teoriler ortaya atılmıştır. Bunlardan bazılarına göre konuşma, insanın tabiattaki sesleri taklidinden ortaya çıkmıştır. Bazılarına göre ise bütün dünya dilleri tek kaynaktan doğmuştur. Bu ve bunun gibi teorilerin her birinin kendine göre bazı mantıklı gerekçeleri olmakla birlikte dil araştırmaları için gerekli olan metinlerden en eski yazılı belgelerin günümüzden ancak 5500 yıl kadar öncesine ait olması, ilk insanların ise bundan binlerce, belki de milyonlarca yıl önce yaşamış olmaları, dillerin doğuşu hakkında kesin bir yargıya varılamayacağını gösteriyor.
Yeryüzündeki diller söz dizimi, zaman, yapı, canlı olma – ölü olma, kaynak olma ve türeme , edebî dil, konuşma dili gibi çeşitli prensiplere göre sınıflandırılmaktadır. Biz burada dilleri yapı ve köken akrabalığına göre sınıflandırma geleneğine uyarak iki başlık altında inceleyeceğiz:
A. YAPILARINA GÖRE DİLLER
Dünya dilleri, dili oluşturan kelimelerin, eklerin, bu eklerin kuruluş ve işleyişleri gibi yapı bakımından gösterdikleri benzerliklerine göre üç gruba ayrılır:
1. Tek heceli diller
Bu gruptaki dillerde, kelimeler, bir heceden oluşmaktadır. Cümleyi meydana getiren kelimeler, ek almazlar ve şekil değişikliğine uğramazlar. Bu dillerde kelimenin görevi cümle içindeki sırasından ve vurgusundan anlaşıldığı için çok zengin bir vurgu ve tonlama sistemi vardır. Kelime çeşitleri özel seslerle ayırt edilmediği için aynı kelime yerine göre hem isim , hem sıfat, hem fiil, hem edat,... olabilmektedir. Çince ve Tibetçe bu grubun tipik dillerindendir. Bazı Himalaya ve Afrika dilleriyle Endenozya dilleri ve Vietnam dili de bu gruba dahil edilir.
Bu dillerde “birleşik kelimeleri oluşturan kelimeler bile biri birinden ayrı yazılır: Vo yav kan şu. Çince bu cümle kelime kelime şöyle çevrilebilir: Ben istemek bakmak kitap. Bu cümleyi Türkçe olarak söyleyecek olursak şöyle düzenleriz: Ben kitap okumak istiyorum. Dien sı ci: Elektrik görme cihaz. Bu üç kelimeden kurulmuş söz televizyon anlamındadır.”[3][1]
2. Eklemeli diller
Bu gruptaki dillerde tek veya çok heceli kelime kökleriyle ekler vardır. Bu dillerde, kelime köklerinden yeni kelimeler türetilirken veya kelimelerin geçici durumları yapılırken kelime köklerine ekler getirilir. Türetme veya çekim sırasında kökte bir değişme olmaz. Köklerle ekler birbirinden kolaylıkla ayrılabilir. Anlam ve görev değişikliği yapan ekler kelime sonuna getirildiği gibi kelime başına getirilen ekler de vardır. Türkçemiz bu grubun en belirgin örneğidir. Dilimizde ön ekler olmadığı hâlde kelime sonuna getirilen eklerde bir zenginlik ve çeşitlilik vardır. Bu özelliğiyle dilimiz, sondan eklemeli bir dildir. Moğolca, Mançuca, Tunguzca, Macarca, Fince ve Samoyetçe bu grupta yer alan diğer dillerdendir.
3. Çekimli diller
Çekimli dillerde de kelime kökleriyle ekler vardır. Fakat yeni kelimeler türetilirken veya çekim yapılırken kelime kökünde değişiklikler olur. Hint-Avrupa dillerinde kelime kökünde görülen değişiklik kökü tanınmayacak bir şekle sokar, ortaya çıkan yeni kelimede kökü hatırlatacak bir ses, bir işaret bulunmaz. İngilizce’deki uzanmak fiilinin lie / lay / lain, yapmak fiilinin do / did / done, gitmek fiilinin go / went / gone; Almanca’daki atmak, fırlatmak fiilinin werfen / warf / geworfen; sein yardımcı fiilinin bin, ist, sind, war, waren... şekillerine girmesi gibi.
Arapça gibi çekimli dillerin bazılarında ise kökteki ünlüler değişirken türetilen yeni kelimeyle kök arasındaki ilgiyi koruyan bir bağ, kendisini hissettirir. Çekimli dillerin tipik bir örneği olan Arapçada, kelimenin çekirdeğini oluşturan ünsüzler değişmezken belli kalıplarla yeni kelimeler türetilir. Aynı kökten olan ders, medrese, müderris, tedrisat kelimelerinde d, r, s ünsüzleri sabit kalırken ünlüler ve bazı gramer unsurları değişmektedir.
B. KÖKENLERİNE GÖRE DİLLER
Köken bakımından birbirine yakın, aynı kaynaktan çıkan akraba diller dil ailelerini oluşturlar. Dillerin birbirleriyle bir dil ailesi oluşturacak şekilde akrabalıklarının saptanmasında o dillerin ses yapısı, şekil yapısı, cümle yapısı, köken bilgisi ve ortak kelimeleri bakımlarından benzerlikleri araştırılır. Bir dil ailesindeki dillerin kökenini oluşturan ana dile ait metinler pek bulunmasa da gruptaki diller arasında yukarıda sayılan noktalar bakımından benzerliklerin bulunması, zamanla birbirinden uzaklaşan dillerin, bilinmeyen bir yerde ve zamanda konuşulan ana dilden ortaya çıktığını göstermektedir. Bir ana dile ait metinler olmasa bile, bu ana dilin bir çok özelliğini, kendisinden türeyen, ailedeki dilleri birbirleriyle karşılaştırarak tespit etmek mümkündür.
Dil ailesi ifadesi, dillerin köken akrabalığını belirtmeye yarar. Bu terim, akraba dilleri konuşan milletlerin aynı soydan geldikleri anlamını taşımaz. “Aynı soydan gelen ve dilleri akraba olan milletler bulunduğu gibi, ırk bakımından birbirleri ile hiçbir ilişkisi bulunmayan fakat aralarında kültür ilişkisi ve kültür bağı görülen milletler de vardır. Nitekim, Hint – Avrupa dil ailesi içinde yer alan diller, birbirleri ile soy bağı bulunmayan birçok millet tarafından konuşulmaktadır. Bu diller herhangi bir soy ve ırk birliğine bağlı olmaksızın, temelde ortak bir ana dile dayanan, birbirinden türemiş; fakat zaman içinde değişip başkalaşmış olan dillerdir. Fransız ve Rumen dillerinin Lâtinceden türemiş olmaları gibi.
Aynı dil ailesinden gelen diller arasındaki akrabalık da derece derecedir. Bir ana dilin ayrı ayrı kollarından gelen diller, İngilizce ile Farsçada olduğu gibi uzak akrabalardır. Aynı ana dilin aynı dalından gelen kollar ise Almanca ve İngilizcede olduğu gibi yakın akrabalardır.”[4][2]
Köken akrabalığına dayanan belli başlı dil aileleri şunlardır:
Hint – Avrupa Dilleri Ailesi:
Avrupa Kolu:
Germen dilleri: İngilizce, Almanca, Felemenkçe, İskandinav dilleri.
Roman dilleri: Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Portekizce, Rumence. Bu kolun ana dili, Lâtincedir.
İslâv dilleri: Rusça, Sırpça, Lehçe, Bulgarca.
Yunanca, Litvanca, Arnavutça ve Keltçe, Hint- Avrupa dil ailesinin Avrupa kolundaki diğer dillerdendir.
Asya Kolu: Bu kolda Hint – İran dilleri yer almaktadır: Tarihî Sanskritçe ile başlıca Hint dilleri; eski, orta ve yeni Farsça.
Bu grupta yer alan diğer bir dil de Ermenicedir.
Hami - Sami Dilleri Ailesi:
Sami dilleri: Arapça, İbranice, Aramca, eski Suriye, eski Tunus dilleri, Habeş – Zenci dilleri ve ölü bir dil olan Akadca.
Mısır dilleri: Eski Mısır dili, Kıptî dili.
Libya ve Berber dilleri: Libya’da konuşulan dil, çağdaş Berber lehçesi.
Çin – Tibet Dilleri Ailesi:
Çin ve Tibet dilleri bu dil ailesini oluşturur.
Bantu Dil Ailesi:
Orta ve Güney Afrika’da konuşulan Bantu dilleri.
Kafkas Dilleri:
Abaza, Çerkez, Çeçen, Lezgi, Gürcü, Lâz dilleri. Bu dillerde ses sistemleri ve iç yapıları bakımından öteki dil ailelerine göre büyük farklılıklar vardır.
Ural Dil Ailesi:
Ural – Altay dil grubunun Ural kolunu oluşturan bu dil ailesi kendi içinde iki kola ayrılır:
Fin – Ugur kolu: Fince, Lapça, Macarca, Ugurca.
Samoyet kolu: Samoyet dilleri.
Altay Dil Ailesi:
Bu dil ailesinde Türkçe, Moğolca, Mançuca ve Tunguzca, vardır. Altayistik çerçevesindeki çalışmalarda Korece ve Japoncanın da bu dil ailesinden olduğu düşünülmektedir. Korecenin Altay dilleriyle akrabalığına kesinleşmiş gözüyle bakılmakla birlikte Japoncanın akrabalığı henüz kesinleşmemiştir.
Sözlük anlamıyla “1. Tarihî, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddî ve manevî değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü, hars, ekin, 2. Bir topluma veya halk topluluğuna özgü düşünce ve sanat eserlerinin bütünü, 3. Muhakeme, zevk ve eleştirme yeteneklerinin öğrenim ve yaşantılar yoluyla geliştirilmiş olan biçimi, 4. Bireyin kazandığı bilgi, 5. Uygun biyolojik şartlarda bir mikrop türünü üretme, 6. Tarım”[1][1] şeklinde tanımlanan kültürün farklı alanlar için değişik tanımları ve yorumları da vardır. Atatürk’ün ifadesiyle kültür; okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, uyanık davranmak, düşünmek, zekayı terbiye etmektir.
Prof. Dr. Zeynep Korkmaz kültür konusunda şunları söyler: “Kültür, insanı öteki yaratıklardan ayıran, dolayısıyla da yalnızca insana vergi olan bir özelliktir. En ilkel topluluklardan başlayarak en gelişmiş insan topluluklarına varıncaya kadar, bütün toplumların kendilerine göre birer kültürlerinin bulunduğu inkâr kabul etmez bir gerçektir. Ne var ki, toplumların hayat karşısındaki tutum ve davranışları biribirinden farklı olduğu, yaşayışlarında, eğitim ve düşünce tarzlarında, yaratıcılıklarında biribirini tutmayan başkalıklar bulunduğu için bu başkalıklar, kültürleri toplumdan topluma değişik ve çeşitli yapılarda karşımıza çıkarmıştır. Bir kültür için vazgeçilmez önem taşıyan unsurlar, başka bir kültür için önemsiz sayılabilir. Toplumların ve dünyadaki milletlerin mozayik hâlindeki farklı görünümleri de genellikle kültür yapılarındaki bu farklılıktan kaynaklanmaktadır.”[2][2]
Kültür, milletin fertleri arasında sosyal akrabalık bağını oluşturan (başta dil olmak üzere, tarih, din, örf ve âdetler, hukuk sistemi, müzik, güzel sanatlar, ekonomi, ahlâk anlayışı ve dünya görüşü... gibi) maddî ve manevî değerlerin tümüdür ve bu değerler kültürün başlıca unsurlarını oluşturur. Bunlar o milletin fertlerini birbirine bağlarken, diğer milletlerden ayırır; içeride birleştirici, dışarıya karşı ayırıcı rol üstlenir.
Bu açıklamalardan sonra kültürün özellikleri şöyle özetlenebilir:
Kültürün özellikleri
Kültür;
1. Millîdir,
2. Tarihîdir,
3. Özgündür,
4. Milletin ortak malıdır,
5. Canlı ve tabiî bir varlıktır,
6. Ahenkli bir bütündür,
7. Özü değiştirilemez.
Devletler; milletlerin kendilerini korumak, yaşatmak ve yükseltmek için kurdukları sosyal organizasyonlardır. Devletin varlığı milletle mümkündür. Milleti ayakta tutan, ona dinamizm ve ruh veren temel güç ise millî kültürdür. Bu tarihî ve sosyal gerçek, Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür.” özdeyişinde veciz ifadesini bulmuştur.
DİL-KÜLTÜR İLGİSİ
Dil, millî kültürün temel unsuru ve taşıyıcısıdır. Maddî-manevî kültürel değerlerin oluşmasında ve aktarılmasında dilin inkar kabul etmez bir rolü vardır. Edipler, kendi dönemlerindeki olayların, anlayışların, geleneklerin... izlerini ister istemez, yazılı veya sözlü olarak ortaya koydukları eserlerine yansıtırlar. Bu eserleri okuyan yeni nesil, kendi kültürünü, kendi değerlerini öğrenir ve sosyal bir miras olarak kendinden sonra gelenlere aktarır. Bütün bunlar dil sayesinde gerçekleştiği için dil ve kültür birbirini tamamlayan birbirinden ayrılmayan unsurlardır.
Yeryüzündeki Diller
Her milletin, her kavmin kendine göre bir anlaşma sistemi olduğu gerçeğinden yola çıkarak, dünyada ne kadar kavim varsa o kadar dil vardır diyebiliriz. Nitekim, bugün ölü olan dillerle birlikte yeryüzünde yaklaşık olarak üç bin civarında dilin varlığından bahsedilmektedir. Ancak nüfus itibariyle yüz milyondan fazla kişi tarafından konuşulan dilleri saymak istersek bu sayının parmakla sayılabilecek kadar azalacağı görülecektir.
Dilin nasıl doğduğu ve konuşmanın nasıl ortaya çıktığı konusunda dil bilimciler tarafından birtakım teoriler ortaya atılmıştır. Bunlardan bazılarına göre konuşma, insanın tabiattaki sesleri taklidinden ortaya çıkmıştır. Bazılarına göre ise bütün dünya dilleri tek kaynaktan doğmuştur. Bu ve bunun gibi teorilerin her birinin kendine göre bazı mantıklı gerekçeleri olmakla birlikte dil araştırmaları için gerekli olan metinlerden en eski yazılı belgelerin günümüzden ancak 5500 yıl kadar öncesine ait olması, ilk insanların ise bundan binlerce, belki de milyonlarca yıl önce yaşamış olmaları, dillerin doğuşu hakkında kesin bir yargıya varılamayacağını gösteriyor.
Yeryüzündeki diller söz dizimi, zaman, yapı, canlı olma – ölü olma, kaynak olma ve türeme , edebî dil, konuşma dili gibi çeşitli prensiplere göre sınıflandırılmaktadır. Biz burada dilleri yapı ve köken akrabalığına göre sınıflandırma geleneğine uyarak iki başlık altında inceleyeceğiz:
A. YAPILARINA GÖRE DİLLER
Dünya dilleri, dili oluşturan kelimelerin, eklerin, bu eklerin kuruluş ve işleyişleri gibi yapı bakımından gösterdikleri benzerliklerine göre üç gruba ayrılır:
1. Tek heceli diller
Bu gruptaki dillerde, kelimeler, bir heceden oluşmaktadır. Cümleyi meydana getiren kelimeler, ek almazlar ve şekil değişikliğine uğramazlar. Bu dillerde kelimenin görevi cümle içindeki sırasından ve vurgusundan anlaşıldığı için çok zengin bir vurgu ve tonlama sistemi vardır. Kelime çeşitleri özel seslerle ayırt edilmediği için aynı kelime yerine göre hem isim , hem sıfat, hem fiil, hem edat,... olabilmektedir. Çince ve Tibetçe bu grubun tipik dillerindendir. Bazı Himalaya ve Afrika dilleriyle Endenozya dilleri ve Vietnam dili de bu gruba dahil edilir.
Bu dillerde “birleşik kelimeleri oluşturan kelimeler bile biri birinden ayrı yazılır: Vo yav kan şu. Çince bu cümle kelime kelime şöyle çevrilebilir: Ben istemek bakmak kitap. Bu cümleyi Türkçe olarak söyleyecek olursak şöyle düzenleriz: Ben kitap okumak istiyorum. Dien sı ci: Elektrik görme cihaz. Bu üç kelimeden kurulmuş söz televizyon anlamındadır.”[3][1]
2. Eklemeli diller
Bu gruptaki dillerde tek veya çok heceli kelime kökleriyle ekler vardır. Bu dillerde, kelime köklerinden yeni kelimeler türetilirken veya kelimelerin geçici durumları yapılırken kelime köklerine ekler getirilir. Türetme veya çekim sırasında kökte bir değişme olmaz. Köklerle ekler birbirinden kolaylıkla ayrılabilir. Anlam ve görev değişikliği yapan ekler kelime sonuna getirildiği gibi kelime başına getirilen ekler de vardır. Türkçemiz bu grubun en belirgin örneğidir. Dilimizde ön ekler olmadığı hâlde kelime sonuna getirilen eklerde bir zenginlik ve çeşitlilik vardır. Bu özelliğiyle dilimiz, sondan eklemeli bir dildir. Moğolca, Mançuca, Tunguzca, Macarca, Fince ve Samoyetçe bu grupta yer alan diğer dillerdendir.
3. Çekimli diller
Çekimli dillerde de kelime kökleriyle ekler vardır. Fakat yeni kelimeler türetilirken veya çekim yapılırken kelime kökünde değişiklikler olur. Hint-Avrupa dillerinde kelime kökünde görülen değişiklik kökü tanınmayacak bir şekle sokar, ortaya çıkan yeni kelimede kökü hatırlatacak bir ses, bir işaret bulunmaz. İngilizce’deki uzanmak fiilinin lie / lay / lain, yapmak fiilinin do / did / done, gitmek fiilinin go / went / gone; Almanca’daki atmak, fırlatmak fiilinin werfen / warf / geworfen; sein yardımcı fiilinin bin, ist, sind, war, waren... şekillerine girmesi gibi.
Arapça gibi çekimli dillerin bazılarında ise kökteki ünlüler değişirken türetilen yeni kelimeyle kök arasındaki ilgiyi koruyan bir bağ, kendisini hissettirir. Çekimli dillerin tipik bir örneği olan Arapçada, kelimenin çekirdeğini oluşturan ünsüzler değişmezken belli kalıplarla yeni kelimeler türetilir. Aynı kökten olan ders, medrese, müderris, tedrisat kelimelerinde d, r, s ünsüzleri sabit kalırken ünlüler ve bazı gramer unsurları değişmektedir.
B. KÖKENLERİNE GÖRE DİLLER
Köken bakımından birbirine yakın, aynı kaynaktan çıkan akraba diller dil ailelerini oluşturlar. Dillerin birbirleriyle bir dil ailesi oluşturacak şekilde akrabalıklarının saptanmasında o dillerin ses yapısı, şekil yapısı, cümle yapısı, köken bilgisi ve ortak kelimeleri bakımlarından benzerlikleri araştırılır. Bir dil ailesindeki dillerin kökenini oluşturan ana dile ait metinler pek bulunmasa da gruptaki diller arasında yukarıda sayılan noktalar bakımından benzerliklerin bulunması, zamanla birbirinden uzaklaşan dillerin, bilinmeyen bir yerde ve zamanda konuşulan ana dilden ortaya çıktığını göstermektedir. Bir ana dile ait metinler olmasa bile, bu ana dilin bir çok özelliğini, kendisinden türeyen, ailedeki dilleri birbirleriyle karşılaştırarak tespit etmek mümkündür.
Dil ailesi ifadesi, dillerin köken akrabalığını belirtmeye yarar. Bu terim, akraba dilleri konuşan milletlerin aynı soydan geldikleri anlamını taşımaz. “Aynı soydan gelen ve dilleri akraba olan milletler bulunduğu gibi, ırk bakımından birbirleri ile hiçbir ilişkisi bulunmayan fakat aralarında kültür ilişkisi ve kültür bağı görülen milletler de vardır. Nitekim, Hint – Avrupa dil ailesi içinde yer alan diller, birbirleri ile soy bağı bulunmayan birçok millet tarafından konuşulmaktadır. Bu diller herhangi bir soy ve ırk birliğine bağlı olmaksızın, temelde ortak bir ana dile dayanan, birbirinden türemiş; fakat zaman içinde değişip başkalaşmış olan dillerdir. Fransız ve Rumen dillerinin Lâtinceden türemiş olmaları gibi.
Aynı dil ailesinden gelen diller arasındaki akrabalık da derece derecedir. Bir ana dilin ayrı ayrı kollarından gelen diller, İngilizce ile Farsçada olduğu gibi uzak akrabalardır. Aynı ana dilin aynı dalından gelen kollar ise Almanca ve İngilizcede olduğu gibi yakın akrabalardır.”[4][2]
Köken akrabalığına dayanan belli başlı dil aileleri şunlardır:
Hint – Avrupa Dilleri Ailesi:
Avrupa Kolu:
Germen dilleri: İngilizce, Almanca, Felemenkçe, İskandinav dilleri.
Roman dilleri: Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Portekizce, Rumence. Bu kolun ana dili, Lâtincedir.
İslâv dilleri: Rusça, Sırpça, Lehçe, Bulgarca.
Yunanca, Litvanca, Arnavutça ve Keltçe, Hint- Avrupa dil ailesinin Avrupa kolundaki diğer dillerdendir.
Asya Kolu: Bu kolda Hint – İran dilleri yer almaktadır: Tarihî Sanskritçe ile başlıca Hint dilleri; eski, orta ve yeni Farsça.
Bu grupta yer alan diğer bir dil de Ermenicedir.
Hami - Sami Dilleri Ailesi:
Sami dilleri: Arapça, İbranice, Aramca, eski Suriye, eski Tunus dilleri, Habeş – Zenci dilleri ve ölü bir dil olan Akadca.
Mısır dilleri: Eski Mısır dili, Kıptî dili.
Libya ve Berber dilleri: Libya’da konuşulan dil, çağdaş Berber lehçesi.
Çin – Tibet Dilleri Ailesi:
Çin ve Tibet dilleri bu dil ailesini oluşturur.
Bantu Dil Ailesi:
Orta ve Güney Afrika’da konuşulan Bantu dilleri.
Kafkas Dilleri:
Abaza, Çerkez, Çeçen, Lezgi, Gürcü, Lâz dilleri. Bu dillerde ses sistemleri ve iç yapıları bakımından öteki dil ailelerine göre büyük farklılıklar vardır.
Ural Dil Ailesi:
Ural – Altay dil grubunun Ural kolunu oluşturan bu dil ailesi kendi içinde iki kola ayrılır:
Fin – Ugur kolu: Fince, Lapça, Macarca, Ugurca.
Samoyet kolu: Samoyet dilleri.
Altay Dil Ailesi:
Bu dil ailesinde Türkçe, Moğolca, Mançuca ve Tunguzca, vardır. Altayistik çerçevesindeki çalışmalarda Korece ve Japoncanın da bu dil ailesinden olduğu düşünülmektedir. Korecenin Altay dilleriyle akrabalığına kesinleşmiş gözüyle bakılmakla birlikte Japoncanın akrabalığı henüz kesinleşmemiştir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)